23 Ekim 2016 Pazar

TRABZON VALİLİĞİ NEŞRİYATI VE DEVLET CİDDİYETİ

TRABZON VALİLİĞİ NEŞRİYATI VE DEVLET CİDDİYETİ

İsmail Hacıfettahoğlu
hacifettah@gmail.com

Devlet yayın yapmalı mı? Kitap veya mecmua gibi neşriyatta bulunmalı mı? Bu sorular zaman zaman sorulmasına, devlet yayıncılığına karşı çıkanlar bulunmasına rağmen Devletimiz merkezi idareleriyle, mülki ve mahalli idareleriyle sürekli yayın yapmaktadır.
Burada sorulması gereken soru şudur: Devlet nasıl yayın yapmalı, bu yayınlar nasıl gerçekleştirilmelidir?
Malûm olduğu üzere devlet; mevzuatıyla, muamelâtıyla, merasimleriyle var olan bir hükmü şahsiyettir. Yaptığı işler de onun ciddiyetine ve mehabetine uygun olmak zorundadır. Peki devletin yaptığı işlerden biri olan devlet neşriyatı nasıl gerçekleştiriliyor?
Oyun başlamadan kurallar konduğu gibi devletimiz yapacağı yayınların kurallarını bir çerçeve yönetmelikle belirlemiş, yayın yapacak devlet kurum ve kuruluşları bu çerçeve yönetmeliği kendi özel durumlarına uyarlayarak çıkarttıkları yönetmeliklerle bu faaliyetlerini sürdürürler.
İşleyiş genelde şöyledir: İlgili devlet biriminin amiri, yayını düşünülen veya dışarıdan yayınlanmak üzere gönderilen kitap veya dergi materyalini ilgili yönetmelik uyarınca oluşturulan Yayın Kuruluna gönderir. Yayın Kurulu bu malzemeyi konunun bir uzmanına incelettirir. Kurul o uzmanının raporunu esas alarak görüşmesini yapar ve kararını verir. Karar müsbetse o devlet biriminin amiri tarafından onaylandıktan sonra icra edilir ve yayın gerçekleştirilir. Tabii ki Kurulun kararına göre şartnameler hazırlanır, usulüne uygun olarak işlem tamamlanır.
Bu prosedürün de mutlaka istisnaları olur, ki vardır. Bu da malûm kaideyi bozmaz.
Ancak devlet lâ yüsel olamaz. Olmamalıdır.  Devlet ciddî bir müessesedir. Aldığı her kararı ciddi müzakereler neticesi alır. Yaptığı her faaliyeti, her icraatı da devlete yakışan ciddiyetle yapar. Özellikle azamî ciddiyet isteyen, sadece güne değil istikbale de matuf olan, devletin görüşünü yansıtan kitap neşriyatının çok daha dikkatle ve özenle yapılması gerektiği açıktır.
Devlet neşriyatında devletin iç ve dış siyasetine ters, kendisini iç ve dış kamuoyunda zor durumda bırakacak, düşmanlarına malzeme olacak görüşler, bilgiler yer almaz.
Bilgi hataları, tashih hataları olmaz. Olursa da asgarî seviyede olur.
Neşriyatta suç teşkil eden, yüz kızartacak intihallere rastlanmaz.
Yayın hedef kitlesine uygun olarak hazırlanır ve estetiğiyle, muhtevasıyla tartışmasız olur. Meselâ, ilmî bir yayında yazımından basımına bulunması gereken, içindekiler, dipnot-son not, kaynakça, dizin gibi unsurlara mutlaka yer verilir.
Bu genel çerçeveden Trabzon Valiliğinin neşriyatına kısaca bir göz atalım.

DÜNYA HARBİ VE TRABZON VALİLİĞİ İNTERNET SİTESİ

Günümüz insanı bilgiye en kısa yoldan ulaşmaya çalışır ve interneti kullanır. Trabzon hakkında bilgi edinmek isteyen yerli ve yabancı kişilerin de ilk başvurdukları kaynaklardan birisi resmî internet siteleridir. Trabzon Valiliği de diğer valiliklerimiz gibi bir internet sitesi oluşturdu. Trabzon tarihi ile alâkalı bilgi edinmek için bu siteye baktım. Karşıma çıkan bilgiler kafamı allak bullak yetti. Dehşete düştüm.
Valiliğin resmî internet sitesinin tarih coğrafya bölümünü yazan görevli, 1868 yılında bir olaydan bahsettikten hemen sonra sözü dünya harbine getiriyor, insanın ağzını açık bırakacak şu cümleleri kuruyor:
“Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ruslar Trabzon’a saldırır (14 Nisan 1916). Trabzonlulardan oluşan vurucu güçler (Milis), bu saldırı sırasında gerilla savaşı verirler. Bu sıralarda, cepheye gönderilmek üzere Hamidiye Zırhlısının desteğinde Trabzon Limanına gelen cephane Trabzonlu gençlerce büyük bir heyecan içinde boşaltılıp Maçka’ya taşınır.
Çaykara’da Sultan Murat Yaylasında (10 Haziran 1916), Of’ta Baltacı, Arsin’de Yanbolu Derelerinde Ruslara karşı başarılı savaşlar verilmiş, ancak o yıllardaki koşullar altında düşmanın Trabzon’a girmesine engel olunamaz ve Ruslar 14 Nisan l916 yılında Trabzon’a girer. Rusların Trabzon’da kaldığı bir yıl, on ay, on günlük süre içinde özellikle Rumlar ve Ermeniler, yerli halka büyük işkenceler yaparlar; sayısız insan öldürürler.
1917′de Rusya’da “Bolşevik Devrimi” olur, Çarlık Yönetimi yıkılır. Bunun üzerine Rus ordusunda büyük bir panik başlar. Bu Rusların Trabzon’dan çekilmesine de yol açar. Öte yandan, batıdan doğuya doğru kayan ve Karadağ’da toplanan Türk Çeteleri, Akçaabat’a inerek Yüzbaşı Kahraman Bey’in komutasında üç koldan Trabzon’a doğru yürürler ve 24 Şubat 1918 tarihinde Trabzon’a girer.”     (Bkz.: http://www.trabzon.gov.tr/tarihcaografya)
Vay bee!.. Dünya Harbi ve Trabzon resmî tarihe göre demek böyleymiş!.. Oysa biz bu hususu ne kadar da farklı biliyor muşuz? Ne kadar yanlış şeyler okumuş, dedelerimizden, ninelerimizden ne kadar farklı şeyler dinlemişiz!.. Okuduklarımıza ve dinlediklerimize güvenerek 1914-1918 yılları arasını ‘Trabzon’un tarihindeki en hicranlı yılları’ olarak kabul etmişiz!..
100. yılını idrak ettiğimiz işgal 18 Nisan değil 14 Nisan’mış! Ruslar aynı gün Trabzon’a saldırmış ve hemen almışlar! Harp dediğin de ‘milis’ler tarafından ‘gerilla’ harbi şeklinde olmuş! Meğer Trabzon’un Kurtuluşu da öyle bildiğimiz gibi değilmiş! Yani Trabzon,  Erzincan Mütarekesi gereği, Kurmay Albay Kâzım Bey (Özalp) kumandasındaki 37. Kafkas Fırkası tarafından kurtarılmamış, kurtarma işlemi Yüzbaşı Kahraman Bey’in önderliğinde milisler tarafından gerçekleşmiş!..
Trabzon’un çok yazan bir yazıcısı bir camiin müezzininden kitabında söz ederken; “KTÜ profesörleri kadar ilmi vardı” diye yazmıştı. Bu satırları yazan, yazmakla kalmayıp onları Trabzon Vilâyetinin internet sitesinde devlet görüşü olarak yayınlayacak kadar cesur ve özgüven sahibi bu devlet görevlisini, İnegöl’den Trabzon’a vapur kaldıran KTÜ tarih profesörleri ve yetkililer değerlendirmeli!.. Fahri profesörlük olmasa bile, yakın tarihe bu acayip katkılarından dolayı en azından bir fahri doktora unvanı hak etmiş olmalı!..
İdarî yönden de herhalde ‘görev ihmali’,’görev kusuru’ gibi disiplin hükümlerine değil, ödül hükümlerine tabii olmuştur.
Geçelim ve bu yazıyı yazmamıza vesile olan Trabzon Valiliği neşriyatından, devlet ve kitap ciddiyetiyle bağdaştıramadığımız iki kitap üzerinde duralım.

TRABZON VALİLİĞİNİN ‘BÜTÜNCÜL YAPIT’I ‘TRABZON FOLKLORU’ VE CİDDİYET




Trabzon Valiliği’nin 2 numaralı kitabı ‘Trabzon Folkloru’… Yazarı Haydar Gedikoğlu.  2016 İstanbul basımı.  Ansiklopedik boyda 512 sayfalık kitabın kapağında, Karadeniz’i çağrıştırsın istenmiş ki, kara renk hâkim.  Birinci hamur kâğıda renkli basılı kitap, yer yer abartılı da olsa, bol görsel malzeme ile desteklenmiş.
Kitabın kapağını açtığımızda jenerik sayfasının hemen ardından karşımıza Trabzon Valisi Sayın Abdil Celil Öz’ün imzasını taşıyan ‘Sunuş’ çıkıyor. Sayın vali ‘Sunuş’ yazısında, folklor ve bizde yapılan folklor çalışmaları hakkında bilgi verdikten sonra sözü Trabzon folkloru üzerine yapılan çalışmalara getiriyor. Bugüne kadar yapılan çalışmaları hem az sayıda ve hem de yetersiz buluyor. Ona göre; Trabzon folkloru bugüne kadar ‘bütüncül bir çalışmaya konu olamamıştır.’
Sayın vali bu tesbiti yaptıktan sonra kitabı ve yazarını okuyucuya şöyle tanıtıyor:
 “Bu bağlamda yaşamının yarım asırlık kısmını Trabzon folkloruna adamış, bu konuda derlemeler yapmış, eserler yayımlamış, ilimizi ulusal ve uluslararası folklor etkinliklerinde temsil etmiş değerli eğitimci Haydar Gedikoğlu’nun birikimini bir kitaba dönüştürmeyi Valilik olarak bir tür kadirşinaslık örneği olarak gördük. Gedikoğlu’nun Trabzon folkloruna dair elinizdeki bu eseri, bu alanda yapılmış ilk bütüncül çalışma olması bakımından önemli bir boşluğu dolduracak ve bu alanda yapılacak daha kapsamlı akademik ürünlere zemin hazırlayacak niteliktedir.”  (s. 3)
Sayın valinin folklor ve özellikle de Trabzon folkloru konusunda şahsî birikimi olduğunu sanmıyorum. Burada serdedilen görüşlerin ve yapılan tesbitlerin bir uzman raporuna dayandığını düşünüyorum. Tartışılır bulsak da bunlara sözümüz yok.
Sayın valinin yazar hakkında verdiği bilgilere gelince, bu bilgiler mutlaka devletin hafızasından derlenmiş ‘sunuş’a konmuş olmalı. Yani Vilâyet arşivinde veya bağlı birimlerin arşivlerinde bulunan konuyla alâkalı, kişinin özlük dosyası gibi, arşiv materyali değerlendirilmiş buradan elde edilen bilgiler okuyucuyla paylaşılmış.
Şayet böyle değilse, Sayın Valinin yazarla olan özel dostluğu neticesi bu bilgilere ulaştığı ve kanaatlerini okuyucuyla paylaştığı anlaşılır. Bunun dışındaki ihtimaller rahatsız edici olur ve ‘Devlet haysiyeti’ ve ‘ciddiyeti’ açısından sorgulanması gerekir.
Devletimizin mümtaz bir valisi, bir kitap yazarı için, elinde bilgi-belge olmadan, ‘yaşamının yarım asırlık kısmını Trabzon folkloruna adamış’,’ bu konuda derlemeler yapmış’,’ ilimizi ulusal ve uluslararası folklor etkinliklerinde temsil etmiş değerli eğitimci’ ifadelerini kullanmamalı. (Ki sayın yazar tarafından kitabın sonuna konan biyografide ‘ulusal’ ve ‘uluslar arası temsil’den söz edilmiyor.)
Burada akla, ‘acaba bir oldubittiyle kitaba sayın valinin imzasını taşıyan böyle bir sunuş mu kondu?’ sorusu geliyor.
Sunuş’taki övgüleri ve değerlendirmeleri bir yana koyalım ve Ziya Paşa’nın meşhur
“Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz.
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”
 beytini esas alarak ‘Trabzon Folkoru’na bakalım.
Önce ‘İçindekiler’ ve ‘Kaynakça’…

KİTABIN İÇİNDEKİLERİ GİZLEYEN ‘İÇİNDEKİLER’İ

6 ve 7. sayfalarda kitabın içindekileri adeta gizleyen 2 sayfalık ‘İçindekiler’ bölümü karşımıza çıkıyor. Zaten sistematiği, belli bir düzeni olmadığı ilk bakışta anlaşılan 516 sayfalık ‘bütüncül yapıt’ın içinde çok sayıda başlık göze çarpıyor. Bunlardan ancak 26 başlık, özensiz, dikkatsiz bir şekilde, şişirilerek ‘İçindekiler’e girebiliyor. Diğer başlıklar ise dışarıda kalıyor.
Kitabın içindeki başlıkların onda birini bile yansıtmaktan uzak bu bölümü maalesef kitap ciddiyetiyle bağdaştırmak mümkün değil.

KAYNAKÇA VE KAYNAKLARIN KULLANIMI

Malûm olduğu üzere bilimsel eserlerde kaynakça önem arzeder ve genellikle kitabın sonuna konur. Bu kitapta da kaynakça 505 ve 506. sayfalarda düzenlenmiş. Ancak, son derece baştan savma, özensiz, dikkatsiz, ciddiyetten uzak bir şekilde…
Şöyle ki;
1 – Kaynakçalar bilindiği gibi birkaç tarzda düzenlenir. Yazar bu tarzların hiçbirine riayet etmemiş. İlk olarak kitap adıyla başlamış (Ağasar Çepni Kültürü), ikinci kaynağa kişi adıyla devam etmiş (Ahmet Adnan Saygun),  Bir müddet sonra yazarlar soyadlarıyla sıralanmaya başlamış, (BORATAV, Pertev Naili), daha sonra tekrar isme dönülmüş (Fethi Gedikli)…
2 – Yazarlara kitaplarda olmayan sıfatlar ilâve edilmiş. Meselâ Adnan Saygun’un 1937’de Numune matbaasında basılan 71 sayfalık ‘Rize, Artvin ve Kars Havalisi Türkü, Saz ve Oyunları Hakkında Bazı Malumat’ adlı eserinin kapağında adı A. Adnan Saygun olarak yer almaktadır. Yazar isme Prof. Dr. Sıfatı da ilave etti ki, müzik tarihimizde önemli bir yere sahip olan merhumun 1985’te ‘sanatçı profesör’ unvanı aldığını biliyorduk, ancak doktorasının olduğunu bu sayede öğrenmiş olduk!
Ahmet Caferoğlu İstanbul Üniversitesi hocası olmasına, kitabının üzerinde adının önüne ‘Prof. Dr.’ sıfatı konmasına rağmen, kaynakçada bu sıfat yer almıyor. Ancak kitabı, iki defa kopyalandığından olsa gerek, mükerrer yer alıyor. İkisinin sonunda da ne hikmetse ‘s. 25, 26’ ibaresi gözüküyor.
3 – Bazı kaynakların baskı tarihleri yazar adlarından sonra parantez içinde verilmiş. Tabii bu da kaynakçalarda ve dipnotlarda kullanılan bir tarz. Yazarın her hangi bir tarzı benimsemediği çok açık. Her tarzdan bir parça alması ise,  değişik kaynaklardan kopyala/yapıştır tekniği (!) ile kitabını oluşturmasından kaynaklanabilir.
4 – Kaynakçalarda metinde istifade edilen kaynaklar düzenli bir şekilde yer alır. Elimizdeki bu iddialı ‘bütüncül yapıt’ta ise intihal yapılan kaynaklar şöyle dursun, bizzat metinde adı geçen eserlere bile kaynakçada yer verilmemiş.  Mahmut Ragıp Kösemihal, Hamamizâde, Ahmet Vefik Paşa, Şâkir Şevket, Ksenefon’un … ilh.eserleri gibi…
Meselâ;
Hamsiname’nin kapağı kitabın 71. sayfasına fon oluştururken, yazarından mehazlı-mehazsız çok miktarda alıntı yapılmasına rağmen Hamamizade ne kitabıyla ne de yazılarıyla kaynakçaya giremedi.
Mahmut Ragıp Gazimihal’in Türk Halk Oyunları Katalogu adlı eserinden alıntı yapılmasına (s. 133) rağmen eser Kaynakça’da yok.


TRABZON FOLKLORU ÜZERİNE BUGÜNE KADAR YAPILAN ÇALIŞMALARA KISA BİR BAKIŞ

Gedikoğlu’nun düzensiz ve yetersiz ‘Kaynakça’lı kitabını daha iyi değerlendirebilmek için Trabzon folkloru üzerine yapılan çalışmalara bir göz atalım.
Trabzon folkloruyla ilgili ilk çalışmaları yapanların arasında, Trabzon’la alâkalı hemen her konuda olduğu gibi, karşımıza Hamamizâde İhsan çıkar. O, ya bizzat ‘Hamsiname’ gibi yapandır, ya ‘Trabzon Kitabeleri’ gibi yardımcı olandır, ya Ahmet Caferoğlu’nun eserinde olduğu gibi teşvik eden, destekleyendir.
Bilâl Aziz Yanıkoğlu’nun, sahanın uzmanı Fındıkoğlu Ziyaeddin Fahri’nin takriziyle 1943 yılında neşrettiği, ‘Trabzon Havalisinden Toplanmış Folklor Malzemeleri’ eseri bu vadideki kitaplaştırılmış ilk derleme çalışması sayılır. Hemen ardından Oflu Necati Balaşoğlu’nun ‘Karadeniz Destan ve Deyişleri’ kitabı çıktı.
Trabzon folkloru üzerine ilk ilmî çalışmayı Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu’nun yaptığı söylenebilir. İstanbul Üniversitesi hocası olan Caferoğlu 1945 yılı yazında, üniversitenin teşvik ve himayesinde bölgeye gelerek 6 ay boyunca, Ordu’dan Rize’ye kadar olan bölgede ilmî metotlarla yoğun bir derleme çalışması yapmıştır. Bu çalışma, 1946 yılında Türk Dil Kurumu tarafından, ‘Kuzeydoğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Yöresi Ağızları’ adıyla kitap olarak neşredildi.  Kitabın Trabzon’a ayrılan bölümünde (131-256 sayfalar arası) Trabzon’dan usulüne uygun olarak derlenmiş, türkü, mani, masal, efsane gibi folklor malzemesine, kaynak kişileri de belirtilerek transkripsiyonlu bir şekilde yer verilmiştir. Bu eserde yer alan bölüm, Trabzon sözlü halk kültürünün bu tarihe kadar kurallara uygun olarak yapılmış en geniş derlemesidir.
Hamsinâme’den sonra Fındıknâme
Fındık üzerine onlarca eser yazan Kemal Peker 1955 yılında, kardeşi Orhan Peker’in desenleriyle neşrettiği Fındıknâme’sini merhum İhsan Hamamî’ye; “Mektepte şakirdi olduğum hocam, hayatta hürmetkârı olduğum üstadım, aynı şehirli olmak bakımından hemşehrim….” İfadeleriyle ithaf eder. İstanbul Maarif Kitaphanesi neşri olan 128 sayfalık eserde bölgenin temel ürünlerinden fındığa aid folklorik malzeme vardır.
Yakın Zamanlarda Yapılan Neşriyattan
Trabzon folkloru üzerine son yıllarda epeyce kitap çıktı. Bunlar arasında Prof. Dr. Ali Çelik’in Şalpazar/Ağasar ve Çaykara halk kültürü üzerine iki ayrı derleme eseri (Trabzon Şalpazarı Çepni Kültürü, Trabzon Valiliği Yayını, Trabzon 1999, 608 s. – Çaykara Halk Kültürü, İstanbul 2005, 365 s.) ile 2005 yılında Akçağ Yayınevinden çıkan 526 sayfalık ‘Manilerimiz ve Trabzon Manileri’ adlı kitabını görüyoruz.
Bu sahada çalışma yapan bir başka akademisyen ise Prof. Dr. Necati Demir. Prof. Demir sahaya çıkarak topladığı malzemeyi kaynak kişisi, yeri ve tarihiyle kaidesine uygun olarak tesbit ederek üç cilt halinde toplam 1349 sayfa hacminde neşretmiştir. Prof. Dr. Necati Demir’in 2006 yılında Gazi Kitapevi yayınları arasında çıkan bu eserinin adı ‘Trabzon ve Yöresi Ağızları’dır.
Merhum Tevfik Vural Ciravoğlu’nun 1940’lı yıllarda İnan Mecmuası’nda neşredilen folklor yazılarını esas alan çalışmasının Trabzon Araştırmaları Vakfı’nca 2009 yılında ‘Trabzon Folkloru’ adıyla kitaplaştırılması sahaya ayrı bir zenginlik katmıştır.
Trabzon folkloru üzerine dikkate değer çalışmalar yapan bir başka isim ise Dr. Mustafa Duman’dır.  Mustafa Duman daha önce değişik yerlerde çıkan yazılarını da bir araya getirerek kitaplaştırdı. ‘Trabzon Halk Kültürü’ adını taşıyan 656 sayfalık eser 2011 yılında Heyamola yayınları tarafından okuyucuyla buluşturuldu.
Abdullah Gülay’ın 2001 yılında Geyikli Belediyesi yayını olarak çıkan ‘Ağasar Kültürü’ adlı eseri ise çok zengin folklor malzemesine sahiptir. Hasan Kalyoncu’nun 2010 yılında yayınladığı yoğun emek mahsulü ‘Tonya’ adlı kitap da yörenin zengin folklor malzemesini ihtiva eden kaynak eserlerdendir.
Bunların dışında; Haşim Karpuz gibi, M. Reşat Sümerkan gibi çok sayıda kişi tarafından makale olarak yazılmış dergilerde, gazetelerde ve internet sitelerinde neşredilmiş, tebliğ olarak sempozyumlarda sunulmuş, tez olarak kabul edilmiş Trabzon folkloruna ait çok sayıda çalışmalar vardır.
Trabzon Valiliğinin bu çok iddialı ‘bütüncül’ (ne demekse) Trabzon folkloru kitabında en azından bu çalışmaların bibliyografyasını, bir dökümünü görmek isterdik.

MUHTEVA

Kitabın muhtevasına baktığımızda karşımıza, çeşitli yazılı kaynaklardan deforme ederek, çoğunlukla kaynak gösterilmeden yani intihalle alınan, tekrarlarla şişirilen, yazar tarafından yapılmış folklor ilmine uygun tek bir derlemenin bulunmadığı, tashih ve bilgi hatalarıyla dolu bir kitap çıkıyor. Yazar kitabının önemli bir kısmını bazı internet sitelerini yağmalayarak, kopyala/yapıştır tekniğiyle (!) oluşturmuş. Bunların mehaz gösterilmesi şöyle dursun, çoğunluğunun kaynakçada bile adları geçmiyor.
Yağmalanan internet sitelerinden birisi Karadeniz kültürünü yansıtmaya çalışan Serander…  Meftun Şengün’ün Serander’ini hangi fedakârlıklarla kurduğunu, içindeki ürünleri ne zahmetlerle temin ettiğini bilenlerdenim. Bu ürünlerin kıymetini bilen Meftun Bey, onları korumak için kendince tedbirler de almıştı. Sayfaları kopyalanamıyordu. Her ürünün altına da; ‘Her hakkı saklıdır. Yazarının ve Serander.Net’in izni olmaksızın alıntı yapılamaz, kullanılamaz’ ibaresini koymasına rağmen Serander’i yağmalandı.
Folklor ilmine göre derlenmemiş, -ki derlemelerde künye; yani yer, tarih, derlenen kişi mutlaka belirtilmesi icap eder- başkaları tarafından derlenen malzeme ve bilgi, o kaynaklar çoğunlukla mehaz dahi gösterilmeden, bir kısmı bozularak (Yazar, nesirlere müdahalesini bir başka kitabında; ‘…anlatımını ve özgünlüğünü bozmadan birkaç ekleme ve çıkarma yapıldı’ ifadesiyle masum göstermeye çalışmıştı. Bkz.: Gedikoğlu, Doğu Karadeniz…, s. 193), değiştirilerek kitaba konmuş. Kitabın birçok yerinde bölge insanı; adetlerinden, inançlarından, dini uygulamalarından dolayı aşağılanmış, tahkir edilmiş.
Yörenin tarihini, coğrafyasını, takvimini bilmediği anlaşılan bu yazar, oluşturduğu bu defolu malzemenin değişik versiyonlarını, maalesef çoğu kamu kuruluşlarında, defalarca kitap olarak neşretti. İltifat ve itibar gördü. Bu kitapların sadece bir tanesi özel yayınevi tarafından neşredilmiştir ve yayına hazırlayanın ciddiyetini taşıdığından dipnotludur. (Bkz.: Haydar Gedikoğlu, Doğu Karadeniz Masallar Öyküler Söylenceler Destanlar, Yayına Hazırlayan Veysel Usta, Trabzon 2008)

KAYNAKLARI KULLANMA

Kitaptan yazarın kaynakları usulüne uygun kullanmayı bilmediği anlaşılıyor. Birkaç örnek:
M. R. Gazimihal’den alıntı var. Ancak eserin adı var, künyesi ve sayfa numarası yok. (s. 133) Aynı sayfada Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmanî’sinden alıntı da var, usulüne uygun not yok.
Anabasis’ten mehaz var kitabın künyesi yok, sayfası yok. (s.156)
Şakir Şevket’in Trabzon Tarihi mehaz gösteriliyor. Ancak künye, sayfa yok. (s. 162)
Mustafa Duman’ın kemençenin Fransa’dan geldiğine dair görüşüne yer veriliyor. Ancak kaynağı belirtilmiyor. (s. 188)
“İsmail Gökmen, 16-18 Nisan 2006 günleri arasında Trabzon Türk Ocağı tarafından düzenlenen ‘Uluslararası Trabzon ve Çevresi Tarih ve Kültür Sempozyumu’nda okuduğu bildiride…” (s. 363) deniyor. Bu sempozyumda sunulan bildiriler kitap olarak neşredilmesine rağmen yazar, ne bildirinin adını, ne de sempozyum kitabında yer aldığı sayfayı zikrediyor. Kaynakça’da da yok.
Ahi Evren’i anlatırken iktibas yaptığı kaynağı; “Araştırmacı Özhan Öztür’ün (Öztürk olacak İH) hazırladığı ‘Karadeniz Ansiklopedik Sözlük’ adlı kitabın ikinci cildinde…” (s. 433) şeklinde veriyor. Kaynağın künyesi, sayfa numarası yok. Kaynakça’da da yok.
Aynı sayfada; “Onunla kaynaklarında buna benzer başka yazılarla da karşılaşılıyor” (s.433) anlamsız, garip ifadeden sonra, nereden alındığı belli olmayan Ahi Evren Camii ile alâkalı tırnak içinde bilgi veriliyor.

MEHMET ÂŞIK VE HAMSİ

Sayın yazar, ‘Hamsi Vurdu Karaya’ başlığı açıyor. Bu başlık altında tarihimizde ilk seyahatnâme yazarı Trabzonlu Mehmet Âşık’tan, Evliya Çelebi ve Kâtip Çelebi’den söz ediyor.
“Trabzonlu bilgin Mehmet Aşık’tan günümüze…”, “Trabzonlu şair ve düşünür Mehmet Aşık’ın (doğum 1555) Menazir’ül Avalim’inde…” demesine rağmen, ne söz konusu eserden, ne de Cihannüma’dan hamsiye dair hiçbir şey aktaramıyor.  Seyahatnâme’den hamsiye dair bilinen dörtlüğü okumakla yetiniyoruz. (s. 67)
Okuyucu, yazarın ‘bilgin’, ‘şair ve düşünür’ sıfatlarını verdiği, eseri yüzyıllar sonra Prof. Dr. Mahmut Ak tarafından basılı hale getirilen müellifin hamsi hakkında yazdıklarını okumak istemez miydi?
Oysa bu hususta yazarın yapması gereken basitti. O da; TTK tarafından 3 cilt olarak basılan, maalesef hak ettiği ilgiyi görmeyen, bu değerli eseri temin ederek ilgili bölümü okuyucusuyla paylaşmaktı.

YAZAR YAŞADIĞI COĞRAFYAYI TANIMIYOR TARİHİNİ YETERİNCE BİLMİYOR

Trabzon Folkloru kitabı incelendiğinde yazarın Trabzon’un coğrafyasını ve tarihini böylesi bir çalışmayı yapacak kadar bilmediği anlaşılıyor. Kitabın her tarafına yansıyan bu eksikliğin en barizlerinden birisi ‘Sargana Destanı’nda ortaya çıkıyor.
Sargana hadisesi malûm… Muhtemelen, H.28 Ramazan 1225/M. 28 Ekim 1810 tarihinde Rus donanması bölgeyi işgal etmek üzere Akçaabat’ın batısına, Sargana/Sarhana Burnu’na çıkartma yapar. İşgal harekâtı, askerî birlikler ile kadın erkek yöre halkının kahramanca karşı koyması neticesi Rusların hezimetiyle neticelenir.
Gedikoğlu bu savaşa, ‘Sargana Destanı’ başlığı altında kitabında yer veriyor. Tashih hatalarından yazarın başka kitaplarından özensiz bir şekilde taranarak aktarıldığı anlaşın bu bölümde şöyle deniyor:
 “Savaşa katılmak için Rize’den, Of’tan, Sürmene’den yola çıkanlar Yanbolu deresine, Maçkalılar Sülüklü’ye, Tonyalılar Söğütlü’ye, Tirebolu, Görele ve Vakfıkebirliler Şalpazarı’na vardıklarında zafer haberini alarak sevinçle geri döner.” (s. 225)
Acaba Tirebolulular, Göreleliler, hele hele Vakfıkebirliler Akçaabat’ın Sargana’sına gitmek için neden ‘Şalpazarı’na varırlar’?! Yoksa Şalpazarı 1810 yılında Vakfıkebir Akçaabat arasında mıydı? Bu ifade maalesef sadece burada değil, yazarın daha önceki kitaplarında da aynen yer alıyor. (Bkz.: Haydar Gedikoğlu, Doğu Karadeniz Masallar Öyküler Söylenceler Destanlar, Serander Yayınları, Trabzon 2008, s.174, H.Gedikoğlu, Efsane ve Halk Hikayeleri, Trabzon 1998, s. 92, H. Gedikoğlu, Akçaabat, Trabzon 1996, s. 63)
Sargana/Sarhana muharebesini en geniş şekilde merhum Muzaffer Lermioğlu Akçabaat Tarihi adlı eserinde anlatmıştı. Yazarın bilgileri bu eserden bozarak, deforme ederek aktardığı net olarak anlaşılıyor.
Peki Lermioğlu bu hususta ne demişti? İfade aynen şöyle:
“Rize, Of, Sürmene halkı Yambuli deresine, Tonyalılar Kalanima köyüne, Görele, Tirebolu halkı da Vakfıkebir ilçesinin Ağasar bucağına ulaşmışlardı.” (Bkz.: Muzaffer Lermioğlu, Akçaabat Tarihi ve Birinci Genel Savaş Hicret Hatıraları, İstanbul 1949, s. 127)
Buradaki Ağasar bucağından, yani Akhisar nahiyesinden murat, Akhisar deresi vadisinde ve civarındaki yerleşimlerin bulunduğu, muhtemelen merkezi Şarlı’nın (Beşikdüzü) olduğu bölgedir. Görele’yi ve Tirebolu’yu vilâyetlerine bağlayan yol güzergâhı da buradan geçmektedir. Şalpazarı malûm olduğu üzere bu güzergâhın güneyine düşer ve istisnalar hariç, adı geçen yörelere mensup insanların Akçaabat’a giderken yolu buradan geçmez.
Yazar işgüzarlık yaparak Lermioğlu’nun bu ifadelerini değiştirerek kitabına almış. ‘Maçkalılar Sülüklü’ye’ ifadesini eklemiş, Tonyalıları da Kalanima yerine Söğütlü’ye indirmiş. Vakfıkebir’in bucağı Ağasarı da Şalpazarı’na çevirmiş. Yetmedi, batıdan doğuya Akçaabat’a harbe gitmekte olan Görele ve Tirebolulularla Vakfıkebirlileri, Vakfıkebir’in güneybatısındaki Şalpazarı’nda buluşturmuş. Böylelikle Akçaabat’a giden Vakfıkebirlilerin yolu Şalpazarı’ndan geçmiş!... Oysa Rus donanması Sargana’dan önce Vakfıkebir’e taarruz etmişti. Vakfıkebirliler, çıkartmanın hemen ardından Sargana’ya ulaşmışlar ve muharebeye katılmışlardı.
Folklor araştırmacısının araştırdığı yörenin tarihini, tarihi coğrafyasını, yol güzergâhlarını bilmesi gerektiği aşikârdır. Yoksa bu gibi komik durumlara düşer, bilgi kirliliğine sebep olur.
Burada sayın yazarın kaynakları doğru kullanamadığı ve yaptığı işi ciddiye almadığı da net bir şekilde görülüyor.  Şayet Lermioğlu’nun eserini doğru okusaydı, yaptığı işi ciddiye alsaydı ortaya bu garabet elbette ki çıkmazdı.
Folklor ilminin beynelmilel kaidelerinden birisi, folklor araştırmacısının araştırma yaptığı bölgenin tarihini, coğrafyasını bilmesi gerektiğidir. Tabii ki kaynakları incelemesi, okuması, okuduğunu da anlaması gerekir. Yazarın bu hususlardaki eksikliği ortada…
Konuyla alâkalı son yıllarda yapılan iki değerli çalışma; Mehmet Bilgin’in “1810 Yılında Ruslar’ın Trabzon’u İşgali Girişimi’ adlı tebliği ve Zehra Topal’ın ‘Sargana’dan İşgale Akçaabat’ kitabı, yazar tarafından ya görülmedi, ya da ciddiye alınmadı. (Bkz.: Mehmet Bilgin, 1810 Yılında Ruslar’ın Trabzon’u İşgali Girişimi, Trabzon ve Çevresi Uluslar arası Tarih-Dil-Edebiyat Sempozyumu Bildirileri, Cilt 1, Trabzon Valiliği İl Kültür Müdürlüğü yayını, Trabzon 2002, s. 316-326-Zehra Topal, Sargana’dan İşgale Akçaabat, Akçaabat Belediyesi Yayını, İstanbul 2012)
  
KİTAPTAKİ İNTİHALLERE ÖRNEKLER

‘Trabzon Folkloru’ adlı Trabzon Valiliği yayını bu kitap, büyük ölçüde konuyla alâkalı neşriyattan derlenmiş. Hem de çoğunlukla kaynak gösterilmeden, suç işlenerek, yani intihal yapılarak… Burada fazla detaya girmeden yazarın yaptığı intihallere birkaç örnek vermek istiyorum.
Kitabın “Destanlar” bölümünden iki paragraf:
“Doğu Karadeniz’de gerek Osmanlı döneminde, gerek Millî Mücadele yıllarında,gerekse Cumhuriyet döneminde halk ve hükümet tarafından eşkıya olarak nitelendirilenler arasında Tirebolulu Hoçuroğlu Hüseyin; Fatsalı Hekimoğlu İbrahim, Lâz Mehmed; Ünyeli Gürcü Deli Reşid; Giresunlu Fahir, Kara Mahmud, Goloğlu Anzırlı Mehmed, Bulancaklı Hacı Velioğlu Nuri Efendi; Rizeli Sandıkçı Şükrü; Tonyalı Şişmanoğlu Ahmed, Reşadiyeli Güpür Mehmed; Şalpazarlı Kadiroğlu Ali Osman; Keşablı Tomoğlu İsmail ve Micanoğlu Hüseyin sayılabilir.
Bu dönemlerde gayrimüslim eşkıyalara da rastlanır. Bunlar arasında Rum Yanidis, Yanidisoğlu Haçika, Sarı Yani’yi, Ermeni Haçik’i saymak mümkündür.” (s. 223)
Bu iki paragraf noktası virgülüyle Ayhan Yüksel’in  ‘Giresunlu Ünlü Eşkıya Micanoğlu Hüseyin’ makalesinden kaynak gösterilmeden alınmıştır. Ülkemizin mahalli tarih ve folklor sahasında en titiz ve en çalışkan araştırmacılarından biri olan Ayhan Yüksel Bey bu makalesini 2005 yılında neşrettiği ‘Doğu Karadeniz Araştırmaları’ adlı kitabına da aldı. (intihal edilen kısım için bkz.: Ayhan Yüksel, Doğu Karadeniz Araştırmaları, İstanbul 2005, s.124)
 ‘Maçka/Soldoy Köyü Horonlar’ ve ‘Horon Soldoy’da Bir Başka Oynanır’ başlıklı bölümler Aclan Sezer Genç’in www.horonevi.com sitesinden ufak rötuşlarla kaynak gösterilmeden aktarılmış. (s. 182-183) Resmen intihal.
“… Sait Aydemir’in yazdığı kitaplardan okuyabiliriz:” diyerek iktibas yapıyor. “Kitaplardan…”!!! Kitap adı, künyesi, sayfası gerekmiyor. (s. 182) (Yazarın bu bölümü http://horonevi.com/e/macka-bicak-horonu/ sitesinden kopyaladığı anlaşılıyor ve bu site Kaynakça’da yok)

ÜNLÜ TÜRKÜCÜLER

Bu başlık altında bazı sanatçıların hayat hikâyelerine yer veriliyor. Bu bölüm de kitabın bütününde görülen arızalarla malûl. Bir biyografide olması gereken unsurlardan mahrum…
Kimi sanatçının doğum tarihi, kimisinin ölüm tarihi yok. 26 Şubat 2010 tarihinde vefat eden Cemile Cevher Çiçek’in ölüm tarihi 2016 yılında neşredilen resmî bir yayında yer almalıydı. (s. 212) Erkan Ocaklı’nın hayat hikâyesini okuyanlar doğum tarihini ve yerini öğrenmek istemezler miydi? (s. 213) Erkan Ocaklı merhumun Arhavili bir ailenin çocuğu olarak 1949 yılında Maçka’da dünyaya geldiğini öğrenmek çok mu zordu?
Süreyya Davulcuoğlu biyografisinde; “Aynı yıl Ankara Radyosu’nda istisna sanatçı olarak göreve başladı” deniyor. ( s. 212) TRT radyolarında ‘istisna sanatçı’ diye bir sanatçı kadrosu yoktur. Sanatçılar ya kadrolu, ya da istisna akdiyle istihdam edilirler. Anlaşılan Süreyya Davulcuoğlu da mahalli sanatçı olarak istisna akdiyle Ankara Radyosu’nda görev yapmış.
‘Karadeniz Halk Müziğinin Çağdaş Boyutu’ başlığıyla yer verilen bölümde Üç Hüreller, Fuat Saka ve Volkan Konak anlatılıyor. Bu bölümün kitabın muhtevasıyla bağdaşmadığı ortada… Fuat Saka’nın aynı fotoğrafının büyükçe iki ayrı versiyonuna yer verilmesi (s. 219-220), Volkan Konak’a da aynı kıyağın yapılması (s. 221)izaha muhtaç…
Saffet Genç’in hayat hikâyesi;  Aytekin Akay’ın Serander.net’teki ‘kemençe Üstâdlarımızdan Bir Portre: Saffet Genç” röportajından (bkz.: http://www.serander.net/roportajlar/814-kemence-ustadlarimizdan-bir-portre-saffet-genc.html )mehaz gösterilmeden, özensiz, dikkatsiz alınan parçalardan oluşturulmuş. (s. 202)Ona rağmen Saffet Genç’in doğum tarihini kitaptan öğrenemiyoruz. Anlaşılan kitabın müellifi röportajı sonuna kadar okumak zahmetinde bulunmamış. Okumuş olsaydı herhalde buradaki “1941 Maçka Soldoy (Sevinç) köyü doğumlu” ifadesini görür, sirkat eder ve kitabına koyardı.
Akçaabatlı olan ve ömrünün tam yarım yüzyılını folklora adayan Akçaabatlı yazar Akçaabat’ın Çayırbağı Köyünden (şu an Düzköy’e bağlı) kemençeci rahmetli Şevket Köroğlu için verdiği bütün bilgi üç kelime: “yakın yıllarda öldü” (s. 195)

KARADENİZLİ MÜBADİL KEMENÇECİLER

Bu acayip folklor araştırmacısı yazar, yarım yüz yılda Trabzonlu 7 kemençe sanatçısı hakkında ancak bilgi toplayabilmiş. Onlar da son derece sığ, oradan buradan aşırma… Açtığı “Karadenizli Mübadil Kemençeciler” başlığı altında ise Yunanistan’daki tam 16 kemençeci hakkında son derece usta işi değerlendirmelerde bulunuyor. “Karadenizlinin iç dünyasını ustaca yansıtan”, “Kusursuz çalma sitilinden dolayı ‘Kemençenin Patriği’ denilen”, “genç kuşağın en parlak yıldızlarından”, “yeni kuşak kemençecilerin parlayan yıldızı”… v.s..v.s.(s. 205)
Anlaşılan yazar uzmanlığını mübadil kemençecilere saklamış!..  Ancak bu ifadeler bize pek de yabancı gelmedi. Bu ifadeler sanırım Özhan Öztürk’ün Karadeniz Ansiklopedisi’nden bire bir alınma… (O Ansiklopediye dair kanaatlerimi neşrinden hemen sonra belirttiğimden burada tekrarlamayacağım. Merak edenler http://ismailhacifettahoglu.blogspot.com.tr/2009/11/macka-yollari-atinaya-mi-cikar-yahut.html okuyabilirler.) Veya bu ansiklopediden aktaran internet sitelerinden ‘kopyala-yapıştır’ tekniğiyle alınmış. (Meselâ  http://kralkemenceci.tr.gg/KEMENCE-USTADLARI.htm sitesinden) Hem de mehaz gösterilmeden, kanuni mecburiyetleri hiçe sayarak, haydarâne bir şekilde sirkat edilerek…
Kitabın ciddiyetiyle alâkalı bir başka husus da 16. Mübadil kemençeci anlatılırken hiç alâkasız üç cümle olarak karşımıza çıkıyor:
“Doğu ve güneydoğu Rize ile Artvin iç kesimlerine denilebilir. Bu yörelerin kıyı kesimlerinde kemençeyle tulum yan yana yürür. İç kesimlerindeyse tulum kemençenin önüne geçer.”  (s. 205)
Tabii kes-yapıştırla oluşturulan resmî yayında bu tür kazalar da her halde kaçınılmaz oluyor!..

KEMENÇE SANATÇISI HÜSEYİN DİLAVER NE ZAMAN ÖLDÜ?

Söz konusu kitapta mehaz gösterilmeden Hüseyin Dilaver’in 1906’da doğduğu, vefatı ise, artistik ifadeler kullanılarak “Bunca yıl coşup çağlayan, çevresine neşe ve sevinç dağıtan yorgun yüreği 1962 yılında durdu” şeklinde veriliyor. (s. 196) Oysa nüfus kayıtlarında 1910 doğumlu gözüken Hüseyin Dilaver’in 1964 yılında vefat ettiğini Mustafa Duman oğlu Fahrettin Dilaver’i kaynak göstererek belirtiyor. (Bkz.: http://www.serander.net/karadeniz-kulturu/halkbilim-folklor/1573-kemence-sanatcisi-huseyin-dilaver-uzerine.html)

TEKRARLAR TEKRARLAR

Kitapta çok miktarda tekrar göze çarpıyor. Bu tekrarların bir kısmı özensizlikten, bir kısmı ise kitabın hacmini artırmak arzusundan olsa gerek... Sadece birkaç örnek:
- ‘Trabzon’dan çıktım’ diye başlayan türkü ‘muhacirlik türküsü’ başlığı ile 49. Sayfada veriliyor. Aynı türkü birebir aynı şekilde 232-233. sayfalarda tekrarlanıyor.
- Yavuz’a ve Midilli’ye yakılan türküler ‘savaş Gemileri’ başlığı altında sayfa 65’te verildikten sonra, ‘Muhacirlik Destanı’ başlığı altında sayfa 229, 230, 231’de aynen tekrarlanıyor.
- Enişte asma türküleri de bire bir tekrarlanmış. Belli ki iki kez ‘yapıştırılmış’. (s. 363-364)
- ‘Hayde gidelim hayde’ türküsü ise aynı sayfada,  aynı teknikle iki kez yer aldığı belli. (s. 372)

RUMCA VE ERMENİCE TÜRKÜLER

Yazar nedense böyle bir başlık açmak ihtiyacı hissetti. Ancak başlığın altına 12 kıta Rumca türkü koyabilmiş. Latin ve Grek alfabesiyle yazılan türkülerin yazar tarafından derlenmediği, kaynağı belirtilmeden bir yerlerden alınarak kitaba konduğu çok açık. Başlığa koyduğu ‘Ermenice’ ifadesi ise altı boş bir şekilde havada kaldı. Sallanıyor. (s. 108)
HOROM MU KUMUL MU?
Yazar Horon Üstüne Çeşitlemeler başlığı altına horon ile ilgili ‘varsayımları’ irdeliyor. Mısır yığınlarına ‘horom’ denildiği, horonun buradan geldiği tezine, mısır yığınlarına horom değil kumul, çayır yığınlarına ise horom denildiğini söyleyerek karşı çıkıyor. Oysa Vakfıkebir, Tonya başta olmak üzere yazarın kendi ilçesi Akçaabat’ta da mısırların biçildiklerinde kurumaları için öbek öbek dik bir şekilde birbirine yaslanarak bağlanmalarına HOROM denir. Bu bölgenin insanının, hele folklorla uğraşan birisinin bunu bilmemesi, ot kumuluna Horom demesi anlaşılır gibi değil. (s. 113) Oysa yazarın kitabın sonuna koyduğu ‘Yerel Sözlük’te horom’un ‘mısır sapı demeti’ olduğu söyleniyor. (s. 494)

YAZAR VE MAHALLİ TAKVİM

Folklor araştırmacısının araştırma yaptığı yörede kullanılan takvimi bilmesi gerekir. Kitapta yer alan ifadeler, yazarın doğup büyüdüğü bölgenin takvimine yeterince vakıf olmadığını gösteriyor.
İki örnek:
 “12 Ocak gününü 13 Ocak gününe bağlayan geceye ‘Kalandar Gecesi’ denir.”  (s. 441)
Yanlış. Doğrusu bir gün sonra 13 Ocak gününü 14 Ocak gününe bağlayan geceye ‘Kalandar Gecesi’ denir.
Yazar ‘Cadı’yı anlatırken,  “Rumi takvime göre mayıs ayının birinci günü (13 Mayıs)…” diyor. (s. 351) Oysa Rumi 1 Mayıs, Milâdi takvime göre 14 Mayıstır.

YÖRENİN TARİHİYLE ALÂKALI BİLGİSİ

Yazarın bir acayip tarih bilgisi olduğu anlaşılıyor. Bildiklerimizle pek bağdaşmasa da özgün, kendine has bir tarih bilgisi… Meselâ Trabzon’un kurtuluşundan söz ederken, eski sempatizanı olduğu ideolojinin lideri ile resmî ideolojinin liderini biraya getirmeyi, kurtuluştan onlara büyük pay çıkarmayı becerir.  “Çarlık Rusya’nın Türk toprakları üzerindeki işgalinin son bulmasında Lenin devriminin ve bu süreçte doğan Lenin-Mustafa Kemal dostluğunun büyük payı vardır.” (Bkz.:http://www.sanatteorisi.net/sanatteorisi.asp?sayfa=Makaleler&icerik=Goster&id=2595)
24 Şubat 1918’de kurtulan Trabzon ve kurtuluşta Lenin-Mustafa Kemal dostluğu? Tarihi gerçeklere uysa da uymasa da demek ki Sayın Gedikoğlu istikrarı koruyor.  Kendisini karakollarda, savcılıklarda süründüren ideolojik bağnazlığını, hem nalına hem mıhına vurarak, günümüze de taşımaya gayret ediyor.
 Kitapta Muhacirliği anlatırken yazar:
“Savaşın ilk yıllarında Doğu Cephesi’nin çökmesi, bu cephenin vurucu gücü olan 3. Ordu’nun dağılması Karadeniz kıyılarının savunma gücünü her türlü destekten yoksun bıraktı ” (s. 229) diyor.  Yazar, 1998’de Doğu Cephesini “savaşın ilk yarılarında”, 2008 yılında “savaşın yarılarında” çöktürmüştü. (Bkz.: H. Gedikoğlu, Trabzon Efsaneleri ve Halk Hikayeleri, T.C. Trabzon Valiliği Kültür Müdürlüğü Yayını, Trabzon 1998, s. 92, - H. Gedikoğlu, Masallar Öyküler…, Trabzon 2008, s. 176) 8 sene sonra çökmenin olduğu kanaati değişmemiş, zamanda ufak bir oynama yaparak, çökmeyi ‘savaşın ilk yılları’na çekmiş!.. Doğu Cephesinin çöküşü ve 3. Ordunun dağılması hakikati her halde ilk yazar tarafından açıklanıyor! Oysa askerî ve sivil tarih kitapları, dağılma şöyle dursun, 7 cephede savaşan Osmanlı’nın, imkânları ölçüsünde bu cepheyi güçlendirmeye çalıştığını, hatta Çanakkale müdafaasının zaferle neticelenmesinden sonra, oradaki birliklerin önemli bir kısmını, Vehip Paşa, Fevzi Paşa gibi komutanlarıyla birlikte 3. Ordu saflarına gönderdiğini yazıyor.

GÜLCEMAL SAVAŞ GEMİSİ Mİ? YOLCU VAPURU MU?

‘Gülcemal’, Trabzon’da, Karadeniz’de ve bütün ülkede efsane bir gemidir. Hatıralarda sık sık geçer. Üstüne türküler yakılan, şiirler yazılan Gülcemal’e Trabzonlu Bedri Rahmi’nin eserlerinde de rastlarız. Tarihimizin belki de en meşhur gemisi olan Gülcemal’in adını ilk defa savaş gemisi olarak Yavuz’la, Midilli ile bir arada bu kitapta görüyoruz. Peki, Gülcemal savaş gemisi miydi? Yazara göre öyle olmalı ki kitabında, hem de iki yerde, ‘Muhacirlik Destanı’, ‘Savaş Gemileri’ başlıkları altında Gülcemal’e yer vermiş. (s. 65, s. 230) Yazarın diğer kitaplarında da bu tasnif aynı, yani yazara göre Gülcemal harp gemisi... (Bkz.: Haydar Gedikoğlu, Akçaabat, Akçaabat Belediyesi yayını, Trabzon 1996, s. 91, H. Gedikoğlu, Trabzon Efsane ve Halk Hikayeleri, Trabzon 1998, s.94 ) Akçaabat kitabında konuya daha bir açıklık getirerek, tereddüde mahal bırakmayacak şekilde şöyle diyor:
“Daha uzun erimli toplarla donatılan Rus donanması artık Yavuz, Midilli, Gülcemal, Hamidiye gibi savaş gemilerimizden korkmuyordu.” (s. 109) Lam’ı Cim’i yok Haydar Gedikoğlu’na göre GÜLCEMAL Osmanlı Donanmasında bir savaş gemisidir!..
 Oysa yazar, halkbilimine adadığı 50 yılın çok değil, birkaç dakikasını ayırsaydı Gülcemal’in savaş gemisi olmadığını öğrenebilirdi.  1874’te yolcu gemisi olarak imal edilen Gülcemal’in, 1911’de Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi’nce satın alınarak 1950 yılına kadar yolcu gemisi olarak bizlere hizmet verdiğini, sevenleri ayırıp-kavuşturduğunu bilir. Hakkında yakılan türküleri de ona göre tasnif ederdi.

HAÇKALI HOCA HAKKINDA YAZILI KAYNAK YOKMUŞ

Haçkalı Hoca’nın Trabzon Valiliğinin bu ‘bütüncül’ folklor kitabında bulunmasına neden ‘gereksinim’ duyuldu bilemiyorum. Ancak, kitabında ‘Haçkalı Hoca’ başlığı açan, yaşamının yarım yüzyılını bu araştırmaya adayan yazarın kendi ilçesinde yaşamış ve 1949’da vefat etmiş bir kişi hakkında yazılı bilgi bulamamasına, ‘umarsız’ kalmasına, ‘internet kaynaklarında’ bulabildiği bilgilerle yetinmek zorunda kalmasına üzüldüm!. (s. 434)
Oysa bu yere göğe sığdırılamayan yazar bir zamanlar Kuzey Haber gazetesinde çalışıyordu. O gazetede Hikmet Aksoy adlı bir mesai arkadaşı vardı. Bu Hikmet Aksoy Haçkalı Hoca hakkında ciddi bir araştırma yaptı ve araştırmasını ‘Trabzon’un Manevi Mimarlarından Haçkalı Hoca’ serlevhasıyla tam 20 gün Trabzon’da neşredilen günlük Olay gazetesinde yayınladı. Yayın tarihleri ise 11 Mart 1996-31 Mart 1996 arası. Acaba bu iddialı yazarın, arkadaşı tarafından yapılan ve yayınlanan bu çalışmadan nasıl haberi olmadı? Oldu da ciddiye mi almadı? Bilemiyoruz.
Yazar yazılı kaynak bulamadığını belirterek; “Bu yüzden İnternet kaynaklarında bulabildiğimiz bilgilerle yetinmek zorunda kaldık” diyor. (Tabii diğer bölümlerde olduğu gibi yetinmek zorunda kaldığı kaynak veya kaynakları belirtmiyor.) Burada anlaşılmayan bir başka husus da şu: Bu tür çalışmalarda bilgi kaynakları genellikle yazılı ve sözlü olarak ikiye ayrılır. Peki, internet kaynakları yazılı kaynak değil mi? Yazar bu husustaki görüşünü nedense belirtmiyor.

 “HALK İNANÇLARI” VE YAZAR

 “Halk İnançları” başlığı altında sayın yazar önce bilimsel verilerle (!) son derece çarpıcı tesbitini yapıyor:
“İnsanlar, var oluşlarını izleyen milyonlarca yıl boyunca ilkel koşullar içinde yaşadı.”
Demek ki insanlar, binlerce değil, ‘MİLYONLARCA YIL’ ‘İLKEL KOŞULLAR’ içinde yaşamış!.. Oysa bizler insanlık tarihinin Hz. Allah’ın Adem’i yaratmasıyla başladığını biliriz. İlk insanın bizzat Cenab-ı Hakk tarafından yaratıldığına inanırız. İnsanın bir nevi maden gibi oluştuğunu, hayvandan evrildiğini, bu sürecin de milyonlarca yıl aldığı tezlerini biz Müslümanlar asla kabul etmeyiz. İnsanın ‘milyonlarca yıl ilkel’ yaşadığı tezi de iman esaslarımıza tamamen ters olduğu gibi ilmi de değildir.  İnsanın yeryüzündeki tarihi de öyle milyonlarca yıl değil, tahminen 15-16.000 yıl olarak kabul edilir.
Yazar devam ediyor:
“Bu uzun yıllar boyunca karşılarına çıkan sorunlara kendi sezgilerine göre çözümler üretti. Kafasına doluşan sayısız sorulara kendince yanıt buldu. Tek başına ya da topluca yaşayan insanlar arasında dış etkenlerden doğan bir takım inançlar oluştu. İnsan türünün var oluşundan günümüze kadar akıp gelen bu tür inançlara “batıl inançlar” ya da “ boş inançlar” denir. Tanrısal dinlerin ve bilimsel değerlerin dışında gelişen ve dilden dile akarak günümüze ulaşan boş inançların uzantılarıyla bugün bile karşılaşıyoruz. Özellikle yaşlıların beyninden, belleğinden kolay kolay silinemeyen bu tür inançların da gerçek inançlara dönüşmesini umutla bekliyoruz.
Halk inançları, insan yaşamında yer tutan araçlar ve gereçler, bitkiler, hayvanlar, doğa olayları, gökyüzü, sanal yaratıklar gibi kavramlarla eşleştirilerek kuşaktan kuşağa taşınmıştır.” (s. 433) (Son cümle, kitapta usul ittihaz edilen özensizlik gereği iki kez tekrarlanıyor.)
Trabzon Valiliği yayınları arasında yer alan kitap sayesinde bakın neler neler öğrendik. Bilim tarihi ne keşifler kazandı? Demek ki insanlık tarihi binlerce yıla değil, çok daha uzağa gidiyormuş. Bu tarihin sadece ‘Milyonlarca Yılı’ insanlığın ‘İlkel Koşullar’ içinde yaşadığı dönemmiş!..
Yazarın bilime kazandırdığı bir yeni kavram da ‘Tanrısal Dinler’ kavramı… Biz, insanoğlunun zaman zaman Allah’ı unutup çeşitli tanrılar edindiğini biliyorduk. Yer tanrısı, gök tanrısı, aşk tanrısı gibi… Veya yaptıkları putlara tanrı diye taptıklarını da okumuştuk. Ama tanrısız din olduğunu hiç duymamıştık. Demek ki tanrısız dinler de varmış!. Valiliğimiz ve yaşamının elli yılını gözünü kırpmadan bu sahaya adayan, bilimin parlak ışıklarıyla bizi tenvir eden yazarımız sayesinde onu da öğrenmiş olduk!..

İSTİHARE BİLİMSEL DEĞERİ OLMAYAN HALK İNANIŞI İMİŞ!...

Trabzon Valiliğinin ‘Bütüncül’ kitabının yazarı Gedikoğlu, ‘istihare’yi  ‘Halk inanışı’ olarak görüyor ve kapsama alanına alıyor. ‘Hiçbir bilimsel değere’ dayanmadığını da ‘saptadığı’ İstihare hakkında kesin hükmünü de, bu bir resmi yayındır, endişesi duymadan bilâ perva, haydarâne bir şekilde veriyor:
“İnsanlık tarihinin en eski inançlarından birisi de olsa hiçbir bilimsel değere dayanmayan bu tür inançlara umut bağlayanların sayısı büyük bir hızla azalıyor. Günümüzün insanı, derdinin dermanını modern tıpta arıyor. (…) Eski alışkanlıklarını yenemeyenler hızla tükeniyor. Geleceğimizin parlak ışıkları, daha şimdiden ufukları aydınlatıyor.”  (s. 459)
Sayın yazar, sayın valinin de belirttiği gibi ‘yaşamının elli yılını’ adayarak ciddi araştırmalar yapmış ve İstihare hakkındaki tesbit ve değerlendirmelerini, acı da olsa, bizimle paylaşmış. Demek ki istihare ‘insanlık tarihinin en eski inançlarından birisi’ imiş, ‘hiçbir bilimsel değere’ de dayanmazmış.
Oysa biz, ‘istihare’nin bir halk inanışı, folklorun sahasına giren bir malzeme olduğunu bilmiyorduk. Biz sanıyorduk ki ‘istihare’ dini bir kavramdır ve bir Müslüman önemli bir karar vermek durumunda kaldığında, Peygamberinin tavsiyesi üzerine, istişare ettikten, yani büyüklerine, konuyu bilenlere danıştıktan sonra başvurduğu bir yoldur. Sadece Trabzon’da değil, İslâm coğrafyasında, Müslümanların yaşadığı her yerde uygulanır sanıyorduk. Sünnet olarak biliyorduk. Meğerse değilmiş!.. Bu resmî yayındaki görüşlere Diyanet camiası ve müftü efendiler ne der bilemem.
Ancak şunu bilirim ki; folklor ilmiyle iştigal edenler, derleme yapanlar halkın ananevî ve dinî inançlarına azamî saygı gösterirler. Bu, folklor ilminin ana kaidelerindendir. Yazar bu kuralı hiçe sayarak, halkın inançlarına saygı duymak şöyle dursun, o inançları, ‘bilimsel değerlerle’ ölçüyor, uymayanları aşağılıyor!..
Merak ediyorum, sünnet olan İstihare hakkında bu hükme varan yazar, diğer ibadetler için, meselâ namaz, kurban, hac vs. için acaba ne düşünüyor? Onların bilimsel değerleri var mı, yok mu?
Ey Haydar Gedikoğlu, o ki Folklor biliminin kaidelerini hiçe sayacak cesareti gösterdin, sadece İstihare ile kalma, bu vadide devam et.  ‘Geleceğimizin parlak ışıkları, daha şimdiden ufukları’ aydınlatması için bu milletin inançlarını da elindeki ölçüye bir vur. Allah, Cennet, Cehennem, Melek, Cin gibi… Hiç çekinme. Trabzon’da yapılan resmî bir organizasyon için hazırlanan bir seri kitapta Gazipaşa Mahallesi’ni yazan mütekait bir bayan prof, nasıl Tanrı’yı sorgulamış: “Bir Tanrı var mıdır? Bilmiyorum. Varsa da fakir fukarayla ilgilenmeyen bir Tanrı olabilir” diye yüksek kanaatlerini serdetmiş ise sen de yapabilirsin!.. Sen ki ‘değerli eğitimcisin’, eserin olan nesil de arkanda, cesaretin de yerinde, artık parlak ışıklarını toplumun üzerine daha yoğun şekilde tutabilirsin!.. Sana ‘kadirşinaslık örneği’ gösterecekler sırada bekliyor!..

PONTUSCULUK VE ‘TRABZON FOLKLORÜ’

Trabzon Valiliği neşriyatı bu kitaba, birçok benzerlerinde olduğu gibi, yoğun bir Pontus kokusu sinmiş. Pontus’la Trabzon özdeşleştirilmiş. Şehri yönetenler sayılırken ‘Pontus Krallığı’, ‘Rum Pontus Devleti’ v.s. (s. 130), ‘Konuksevmez Karadeniz’ (s.130), ‘Mübadil Kemençeciler’, ‘Rum ve Ermeni Türküleri’ ilh…
Trabzon’un kadim dönemine merak salanlar neden Halibler, Musnikler, Kumanlar veya Sakalar’dan söz etmezler de sadece Pontus derler? Neden Ksenafon’u sürekli mehaz göstererek Trabzon’u Miletli kolonizatörlerin, yani Yunanlıların kurduğunu söylerler de Texier’in ‘Trabzon varken Yunanistan yoktu. Avrupa bataklıktı. İlk Trabzon Kafkasya’da idi. Oradan göçen kavimler ikinci Trabzon’u Atina’nın (yani Pazar’ın) doğusunda, üçüncü Trabzon’u da bugünkü yerinde’ kurduklarını söylemesini görmezden gelirler?
Peki, Pontus devleti yok muydu? Tabii ki vardı. Tarihte başkenti Amasya olan bir Pontus devleti vardı. Ama bu devlet de,  tebaası da Yunanî değil, İranî idi. Yani Fars’tı, Pers’ti. Yunanla alâkası yoktu. Tıpkı Roma İmparatorluğu ile alâkalı Rum kelimesinin, yer adı olsun, topluluk adı olsun Yunanla alâkalı olmadığı gibi…
 İpekyolu’nun denize açılan kapısı olan Trabzon, birçok medeniyetin buluştuğu, harmanlandığı bir şehirdir. Burada mallar mübadele edilirken kültürler de, medeniyetler de, insanlar da mübadele edildi. Türkler, Araplar, Acemler, Gürcüler gibi kavimlerle Avrupa’dan, özellikle de Yunan, Ceneviz, Venedik, Roma, Fransa gibi bölgelerden gelenlerin buluştuğu bir yer olan Trabzon’da bu izleri her sahada görmek mümkündür. Zeki ve haşarı çocuklara ‘Cınıvız gibi’ denmesi, tavuklara ‘puli’, yer adlarına ‘Hamsi/Hamse’, ‘Çiharlı’, aylara ‘kalandar’, abril’…  ilh denmesi bu izlerdendir.
Pontus, pontusçuluk günümüzde tarihî olmaktan ziyade siyasî bir cereyandır. Gün geçtikçe güçlenerek uluslararası bir boyut kazanmaya başlayan bu hareketin Paris Barış Konferansı esnasında bizim kaynaklarımızdaki masumâne bilgileri nasıl istismar ettiğini bir hatırlayalım. Trabzon Vilâyetinin neşrettiği H.1321/M.1903 tarihili ‘Trabzon Vilâyeti Salnamesi’nde yer alan Maçka’daki dini yapılara ait rakamlar ile merhum Şâkir Şevket’in, kaynak bulmakta sıkıntı çekmesi sebebiyle, kitabına Yuanidis’ten iyi niyetle aktardığı bilgilerin karşımıza nasıl çıktığını bir daha hatırlayalım. O gün emperyalist devletleri arkalarına alan Hrisantosların gerçek dışı iddialarına cevap vermek için yetkililerimizin, Trabzonluların ve bilhassa rahmetli Eyüpzâde Ömer Fevzi’nin nasıl çırpındığını hatırlayalım.
Bu gün de yayınlarımızda, özellikle de devlet yayınlarındaki bu tür sorumsuz ifadelerin, malum kesimlerce not alındıklarını ve günü geldiğinde ülkemiz üzerindeki emellere hizmet edeceklerini bilmek durumundayız. Özellikle devletimizin, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, bu konularda ihmal göstermemesi, dikkatli ve temkinli olması gerekir.
Buradan Pontusçuluk yapan, yapanlara sempati duyan, destek olan hemşerilerime sesleniyorum. Emperyalist ülkelerin ülkemizi bölmek için çeşitli entrikalar içinde oldukları hepimizin malûmu. Ateşler yakıyorlar ve yaktıkları ateşleri gün geçtikçe harlandırıyorlar. Lütfen bu ateşlere odun taşımayın. Bu coğrafyanın insanına, Nemrut’un ateşine odun taşıyan vasıta olmak yakışmaz.  Bu ateşi söndürmek için gayret etmek yakışır. Nemrut’un ateşini gagasında su taşıyarak söndürmeye çalışan kuş olmak yakışır.
 
Bu hususu Rahmetli Ömer Kayaoğlu’nun bir hemşerisine hitabıyla noktalayalım:

Ula adaşım Asan
Baktım büyüktür tasan
Yitirdin kimliğini
Bildir bana bulursan
Onaylamasam yine
Saygım çok düşüncene
Bilmem var mı katkısı
Ne ulusa, ne dine
Duygun gönlünde dursun
İlerde üzülürsün
Of’ta yitirdiğini
Selânik’te bulursun

NETİCE-İ KELÂM

Haydar Gedikoğlu’nun Trabzon Valiliği yayınları arasında neşredilen Trabzon Folkloru adlı kitabını, Sayın Valinin Sunuş’taki övgü dolu ifadelerine göre değil, Ziya Paşa’nın
“Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz.
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” beytine göre incelemeye çalıştık.
Ezcümle tesbit ve kanaatlerimiz şöyle:
Trabzon Folkloru adlı kitap, Haydar Gedikoğlu tarafından Bilâl Aziz Yanıkoğlu’ndan bugüne, bu sahada yapılan ve ele geçirilen neşriyatın, internet sitelerinin özensiz, düzensiz, kuralsız, hatta kanunsuz bir şekilde yağmalanmasıyla, yağmalanan malzemenin de deforme edilmesiyle oluşturulmuş.  Kitabın hazırlanmasında folklor ilminin kurallarına uyulmadığı gibi kitap yazım kuralları da kulak arkası edilmiş. Kanunlar hiçe sayılarak çok sayıda kişinin emeği sirkat edilmiş. Yazıları, mehaz gösterilmeden, suç teşkil etmesine aldırılmadan, kitaba aktarılmış. İlgili, ilgisiz fotoğraflarla, tam sayfa desenlerle,  -ki bu desenlerde ‘Köse Dayı’ gür sakallı (s. 254), ‘Keloğlan’ın da sırma saçlı (s. 280)olarak resmedildiğini hayretle görüyoruz-, tekrarlarla şişirilmiş, tashih hatalarıyla, bilgi hatalarıyla lebalep dolu bu kitabın kitap ciddiyetiyle bağdaşır hali olmadığı ortada.
Müktesebat yönünden son derece yetersiz bir kişi, oluşturduğu defolu malzemenin içine çarpık düşünce ve inançlarını da boca etmiş, bu materyalin değişik sürümlerini yıllarca mahalli idarelerimize, valiliklerimize kitap olarak bastırtmış.
Bu vahim durumun tekerrür etmemesi için devlet yetkililerimizin, devlet ciddiyetiyle konuya yaklaşacaklarını umuyor ve bekliyoruz.
Bir devlet yayının hazırlanışından basılışına, hemen her safhasında yaşanan bu ciddiyetsizlikleri gördükçe Sakallı Celâl’in meşhur sözünü hatırlamadan edemiyorum:
 “Tanzimat ilân ettik olmadı, Meşrutiyet ilân ettik olmadı, Hürriyet ilân ettik olmadı, Cumhuriyet ilân ettik yine olmadı. Yahu biraz da "Ciddiyet" ilân etsek!"

12 Kasım 2009 Perşembe

MAÇKA YOLLARI ATİNA’YA MI ÇIKAR? YAHUT BİR ACAYİP “ANSİKLOPEDİK SÖZLÜK”

İsmail Hacıfettahoğlu
hacifettah@gmail.com

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
Boğamazsın ki!
Hiç olmazsa yanımdan koğarım!

Mehmed Akif Ersoy
Karadeniz... Tarih boyunca insanoğlunun keşfetmeye çalıştığı yerkürenin sihirli bir bölgesi. Dünyanın en zengin filorasına sahip bölgelerinden biri olan Kaçkarlar ve çevresi, kültürel bakımdan da bir o kadar zengin. Yüzyıllarca nice araştırmacılar, nice argonotlar onun sırrına ermek, altın posta ulaşmak için bu yolda can verdi. Bölgenin cazibesi günümüzde de artarak devam ediyor. Özellikle 19. yüzyılda Avrupalı tarihçiler ve araştırmacılar tarafından bu yörede çok sayıda çalışma yapıldı. Bu çalışmaların bir çoğu emperyalist ülkelerin proje ve faaliyetlerine alt yapı oluşturma amacını taşıyordu. Ayrıca, Avrupalı araştırmacıların olduğu gibi içteki azınlık mensuplarının da bölge için yazdığı kitaplar olmuştur. Söz konusu kitapların en önemlilerinden birisi, Trabzon Rum Jimnazı (Lisesi) tarih öğretmeni Bursalı Sava Yuvani­dis’in yazdığı ve muhtevasının çoğunlukla birtakım efsane ve masallardan ibaret olduğu bilinen Trabzon Tarihi ve İstatistikleri adlı kitaptır. 1870 yılında İstanbul’da bastırılan bu kitap, Rum mekteplerinde ders kitabı olarak okutuluyordu. Ermenilerin de benzer kitapları bulunmasına rağmen, maalesef Şakir Şevket Bey’in kısıtlı imkânlarla yazdığı Trabzon Tarihi dışında, Trabzon’un gerçek tarihini anlatan Türkçe bir kitap yoktu. Her ne kadar Trabzonlu Mehmed Aşık’ın (1555-1613) Menâzirül Avâlim adlı eserinde bölge hakkında geniş bilgi varsa da, nadir kütüphanelerde yazma nüshaları bulunan bu esere ulaşmak her zaman mümkün değildi.

Karadeniz halkının zaman zaman kendi yöresi hakkında yeterli bilgiye sahip olamamaktan şikayetçi olduğunu görmek mümkündü. Bu bilgisizlikten sıkılan Trabzonlulardan biri de Vefa Baki Cinemre idi. Cinemre, Akın mecmuasının 1 Haziran 1932 tarihli sayısındaki yazısında bu durumundan şöyle şikâyet eder: “Evet sıkılıyorum, çünkü baba yurdumu tanımıyorum, onunla hiç alâkası olmayan uzak yabancıların onu bildiği kadar ben bilmiyorum, halbuki üstünde doğdum, büyüdüm ve yaşıyorum.” Tarihimize karşı ilgisizliğimizi Ali Şükrü Bey de şöyle tesbit ediyor: “Yer yüzünde tarihi, her cins vak’a itibariyle bizimki kadar zengin olan bir millet daha var mıdır bilemiyorum. Fakat, riyazî bir kat’iyet ile biliyorum ki milel-i mevcûde içinde mâzisini bizim kadar unutmuş hiçbir millet yoktur.”

Ali Şükrü Bey’in kendi dönemindeki bu tesbiti daha sonraki dönemlerde de değişmedi. Bizim nesil de bu tesbite uygun olarak yetiştirildi. İlk mektepte “alfabe”den sonra okutulan “kıraat” kitabının ilk sayfalarında yer alan, “Eskiyi unut/Yeni yolu tut/Türklüğe umut/Sen ol çocuğum” şeklindeki tekerlemeyi ezberleyerek, bu talimata uymaya çalışarak yetiştik. Mazimizle bağımızı kestik, yönümüzü batıya çevirdik ve silinen hafızamızı oradan gelen ışıkla aydınlanan kişilerin getirdiği bilgilerle doldurmaya başladık. Onların efsanelerini, hurafelerini tartışma kabul etmez gerçekler, bizim mevsuk, yani belgeye bağlı hakikatlerimizi ise bilim dışı safsatalar saydık.

Kılavuzu Rum olanın

Geçmişimizle köprüleri attığımızdan, yörelerimizle ilgili çalışmaları Batılıların başlattığı, özellikle Amerikan kolejlerinin yönlendirdiği geleneğe terk ettik. Kendi ifadesiyle Merzifon Amerikan Koleji’nin devamı olan Selanik’teki Anadolu Koleji’nden mezun Yorgo Andriadis, bu geleneği günümüze taşıdı. Çalışmaları ve kitapları ile bu vadide çalışma yapanların sayısını hızla artırdı. Tabiri caizse Andriadis, yetkili kurum ve kuruluşların nezaretinde zehrini vücudumuza enjekte etti. Haznesinde başka zehir kalmadıktan sonra ise ülkeye girişinin yasaklandığını duyduk. Ancak bayrak yerde kalmadı. Artık bayrak bizim insanımıza geçti. Onun 1960 yılında yazdığı Pontus Kültürü, adı değiştirilmeksizin, fakat içeriği değiştirilerek 1996 yılında Ömer Asan imzasıyla yayımlandı. “Trabzon'un tarih-i kadiminin uyanıkken bile rüyasını gören” gözü kara “bilge” kişilerin de kervana dahil olması Karadeniz’in sihrini keşfetmeyi gittikçe kolaylaştırdı. Ve karşımıza Karadeniz’in, “tüm zamanların” en kapsamlı kitabı çıktı: Karadeniz: Ansiklopedik Sözlük. Ciltli, şömiz kaplı, birinci hamur kağıda birinci sınıf bir işçilik ve itinayla basılan kitap, ekleriyle tekmili birden 1262 sayfa. Her haliyle ciddi bir ekip çalışmasının mahsulü olduğu anlaşılan kitabın kapağında ve jeneriğinde yazar olarak yer alan tek isim var. O da Özhan Öztürk.

Kitabın kapağı Karadeniz’i andırıyor. Onun gibi gizemli, sihirli, şifreli kara bir kapak. Siyah zemin üzerine, bir kartpostaldan dekope edilen, kemençe eşliğinde bıçak oynayanların fotoğrafı yer alıyor. Ancak, zemine dikkatle baktığınızda dört boyutlu fotoğraflar gibi başka görüntüler de gözünüze çarpmaya başlar. Bunlardan birinin yine kartpostallara yansıyan bir horon fotoğrafı olduğu anlaşılıyor. Diğeri ise adeta kitabın şifresi gibi: Grek alfabesiyle yazılmış bir metin ve bu metin kitabın arka kapağında da aynı tarzda, siyah zeminin altında devam ediyor. Bu bir tılsım olmalı. Kitabı kutsayan, kem gözlerden, kötü niyetli kişilerden koruyan bir tılsım... Jenerik sayfasında kapağın Ömer Asan tarafından yapıldığı belirtiliyor. Fakat özellikle bu Grekçe metnin ne olduğu, Karadenizle ne tür bir münasebeti bulunduğuna dair bir bilgi verilmiyor.

Heyamola Yayınlarından çıkan kitabın ciddi ve profesyonel bir çalışmanın ürünü olduğu ilk bakışta anlaşılıyor. Önsözden ve kaynakçadan, kitabın hazırlık ve sunumunda Ömer Asan’ın tecrübesinden büyük ölçüde yararlanıldığı görülüyor. Ömer Asan kitabına Pontos Kültürü adını koyması ve önsözünü Neoklis Sarris’e yazdırmasından dolayı, Hulki Cevizoğlu’nun “Ceviz Kabuğu” programında az mı terlemiş, sıkıntıya düşmüştü? Bu sıkıntılı durumdan ancak son anda kabuğu kırarak kurtulabilmişti. Bu tecrübe işe yaramış olmalı ki kitabın tek kişi tarafından hazırlandığı imajı azami şekilde verilmeye çalışılmış. Önsözün teşekkür kısmında Yunanlı hiçbir isme yer verilmemiş. Manevi destek verenlerse Ömer Asan, Ahmet Bican Zehiroğlu, Yahya Düzenli, Mehmet Bilgin ve İsmail Buşaklisi ile sınırlı tutulmuş. Birbirinden farklı görüş sahibi bu kişilere de manevi desteklerinden dolayı teşekkür edilmesi belli yerlere mesaj verildiği hissi uyandırıyor.

Kitabın geniş bir kaynakçaya sahip olduğu görülüyor. Buna rağmen bölge ve kitabın konusuyla ilgili çokça kitap ve makaleleri bulunan Fahrettin Kırzıoğlu, Mahmut Goloğlu (Anadolu’nun Millî Devleti Pontos), Orhan Türkdoğan, Tirebolulu Alpaslan, Hilmi Göktürk gibi kişilerin isimlerine verilen listede rastlanmıyor. Kullanılan malzemenin önemli bir bölümünün –özellikle görsel malzemenin- internetteki Pontos sitelerinden alındığının anlaşılmasına rağmen, kaynakçada bu sitelerin adına da yer verilmiyor. Belli ki tedbirde kusur edilmemeye çalışılmış.

İki cilt kitap tetkik edildiğinde, kitabın yazarı olarak gözüken Özhan Öztürk’ün tarih, coğrafya, antropoloji, arkeoloji, sosyoloji, teoloji, filoloji, müzikoloji, mitoloji ve adlarını sayamadığım daha nice ilimlere bihakkın vakıf olduğu anlaşılıyor. Kendisi adeta bir hiper alim. Bir acaib bilim adamı. Eskilerin bediüzzaman dedikleri kişiler herhalde böyle birileri olmalı...

İlmi olan, ancak bilgisini ifade edemeyen Oflu bir hoca bu durumundan şöyle yakınır:
“-Allah ne kadar ilim var isa koydi oni habu kafama. Ama vermedi bağa til!”.
Sürmeneli Özhan Öztürk’ün durumu ise daha farklı. Ona Oflu gibi sadece ilim değil, dil de, kalem de verildiği anlaşılıyor.

Kitabın içeriğine baktığımızda, Pontos devleti hayalcilerinin haritalaştırdığı Doğu Karadeniz’in tarihi, insanı, coğrafyası, kültürü, inancı v.s. işleniyor ve tanıtılıyor gibi gözüküyor. Ancak kitapta İslamsız ve Türksüz bir Karadeniz ile, bütün yolların Helen’e ve Hıristiyanlığa çıktığı bir Karadeniz ile karşılaşıyoruz. Yunanlıların tarih boyunca ileri sürdükleri ve uluslararası platformlara rapor ve kitap olarak da sundukları mesnetsiz iddialar, iftiralar, tarihi hakikatlere aykırı olarak ürettikleri propaganda malzemeleri kitabın sayfalarına ustalıkla yerleştirilmiş. Bu iddialar, malum kesimin internet sitelerinde olduğu gibi Niko’nun, Gogo’nun kemençesiyle yumuşatılarak sevimli hale getirilmeye çalışılmış. Türk ve Müslümanlık ise, adeta esas menü olan Hıristiyanlık ve Helen propagandasına garnitür olarak kullanılmış. Kitapta kilise, manastır, şapel ve hatta köy evlerindeki haç resimlerinden geçilmezken tek bir cami resmine rastlanmıyor. Türkiye’deki hafız sayısın yarısından fazlasının yetiştiği bir bölgenin dinî hayatında İslam’ın yerinden, müesseselerinden bahsetmemek garip değil mi? Bölgeyi tanıtmak için hazırlanan 1262 sayfalık bir müracaat kitabı görüntüsü taşıyan bu propaganda kitabındaki tamamen maksatlı tahrif ve yanlışları bu yazının hacmi içine sığdırmak mümkün değil. Ancak kitabın tanınmasına, maksadının anlaşılmasına yardımcı olur düşüncesiyle birkaç örnek vermek istiyorum.

Kemençe ve kemençeciler

Kitapta kemençe hakkında ansiklopedik bilgiler verilirken, yeterli delil bulunamamasına rağmen açık bir zorlamayla Yunanla irtibatlandırılmaya çalışıldıktan sonra “Karadenizli Kemençe Ustaları” başlığı açılıyor. Bu başlık altında önce Türk kemençecilerin adları ve çok kısa biyografileri veriliyor. Daha sonra Rum kemençecilere geçiliyor. Başlık “Karadenizli Muadil Kemençeciler”. Onların da biyografileri fotoğraflarıyla (Türklerin 3 adet fotoğrafına karşılık Rumların 7 adet fotoğrafına yer veriliyor) birlikte veriliyor. Bir farkla. O da şu: Türk kemençecilerin biyografilerinde, bulunabilmişse, doğum ve ölüm tarihleri, sağlık durumları (gözünü kaybetmiş vs.) ve lakaplarını nasıl edindikleri (Piçoğlu gibi) verilirken (bir çoğu sadece isim olarak yer alıyor), Rum kemençecilerin biyografilerinde sanatlarına ait övgü dolu, “Karadenizlinin duygu dünyasını belki de en iyi yansıtan TÜM ZAMANLARIN eni iyi kemençecilerinden”, “mükemmel çalma stilinden dolayı kemençenin Patriği olarak nitelendirilen tek kemençeci olan Gogos”, “genç nesillerin parlak yıldızı”, “inanılmaz yay tekniği ile tanınan”, “kemençecilerin parlayan yıldızı”, “Tüm zamanların en çok sevilen ve aynı oranda sevilmeyen kemençecilerinden birisi (ne demekse?)” ve benzeri ifadeler yer alıyor.

Yunanistan’da yaşayan bu sanatçıları, bir kısmı yıllar önce vefat etmesine rağmen, bir Türk nasıl bu kadar yakından tanıyıp değerlendirebiliyor, merak ediyorum. Bu konuda ihtisası olan bir müzikolog olabilir. O zaman sormak gerekmez mi, konunun uzmanı olarak sen, bu ülke kemençecilerinin sanatları hakkında neden hüküm vermiyorsun? (Hüküm verilen tek bir kişi var. O da Selanik yollarını aşındırmasının karşılığını almış anlaşılan.) [s. 653-658] O zaman akla bir soru geliyor: Yoksa bu kitabı başkası veya başkaları mı yazmış? Yazar görünen kişi ise dolgu malzemesi olarak kullanılan bize ait kişiler hakkında bulabildiği bu sığ bilgileri kitaba koymakla yetinmiş. (“Kemençenin Patriği” olarak vasıflandırılan Gogos’a buradaki biyografi ve övgüler az gelmiş olacak ki kendisine bir istisna uygulanarak müstakil bir madde de tahsis edilmiş ve iki adet fotoğrafıyla burada da arz-ı endam ediyor. [s. 440] Patrikliğin ne kadar önemli olduğunun göstergesi olsa gerek.)

Çepnilerin Aleviliği

Kitabın 267. sayfasında; “Bura halkı çepni kelimesini; bilgisiz, görgüsüz ve bön adamlara sıfat olarak kullanmaktadır” ifadeleriyle aşağılanan Çepnilere bir de Ermeni Bijikyan ağzıyla çıra söndürme isnadı yüklenerek hakaret edildikten sonra alevi Çepniler savunur duruma geçilerek; “Sünnî Osmanlı kimliği geçmişe ait her şeyi istenmeyen ve öteki haline getirmiştir,” sözleriyle Osmanlı suçlanmaktadır.

Ofluların Hıristiyanlığı

Yörede olduğu iddia edilen gizli hıristiyanlık konusu, “Gizli/Crypto Hristiyanlık, Santali, Stavrili, İstavriot, Kromli” başlığı altında geniş şekilde yer alıyor (s.428-438). Konu çeşitli alıntılarla, rakamlarla, şapel ve haç fotoğrafları, köy adları, nüfus miktarlarıyla ortaya konulmaya, gündeme taşınmaya çalışılıyor. Bu madde de hiper âlimliğin bütün özelliklerini taşıyan bir madde... Bize ait kaynaklar yine es geçilmiş. Eğer tenasürlük meselesi ciddi ve tarafsız bir şekilde işlenecek idi ise, bu hususta Osmanlı Arşivlerinde yer alan belgeler, bizde yapılan çalışmalar, -velev ki görüşlerine katılınmasa dahi-, dikkate alınması gerekmez miydi? Meselâ bu konuyu da tahkik etmek üzere görevlendirilen Ahmet Şâkir Paşa’nın (1838-1899) raporları ve faaliyetleri araştırılamaz mı? Onun bu faaliyetlerini konu alan ve kitap halinde yayımlanan Ali Karaca’nın “Anadolu Islahatı ve Ahmet Şakir Paşa” adlı doktora tezine bakılamaz mı idi?

Bu madde için söylenecek söz çok. Ancak ben Oflulara yönelik iddialara dikkat çekmek istiyorum. Yunanlı Economides’in yalan ve iftiralarla dolu kitabını esas alarak, dindarlıkları ve yetiştirdikleri âlimlerle ünlenen Oflular için kitap şu iddialarda bulunuyor: 44 köyden oluşan Of kasabası saf Yunanlıdır. 17. yüzyılda Müslümanlığa geçmiş gibi gözükseler de gizli hıristiyandırlar. Papaz elbiselerini (sacerdotal garment) ve kutsal kitaplarını (sacret books) muhafaza ediyorlar. Tekrar Hıristiyan olmak arzularını Rus istilâsında Metropolit Hırisantos’a bildirmişler. Hatta, Hırisantos’u, başlarında belediye başkanları olmak üzere tam 300 kişilik bir Oflu heyeti karşılamış ve kendisinden “ulusal dinlerine dönmelerini sağlaması” için yardım istemişler. Hırisantos da onlara savaşın sonucunu beklemelerini tavsiye etmiş! Bu olayın sağlam ravileri varmış! Hatta üstad Yorgo dahi bunu kaydetmiş! Hayret ki ne hayret! Bu Oflular neymiş de biz bilemiyorduk? Asan’ın kitabında raporu yer alan Oflu papaz dahi bu hususların cahiliymiş anlaşılan. O bunları bilse her halde bizi aydınlatırdı. Demek ki şifre ancak şimdi çözülebilmiş.

Baltacı Deresinde, Kel Ali sırtlarında Ruslara karşı destansı kahramanlıklarla dolu savunma muharebeleri yapan Oflular, İslâmî hizmetleriyle gönlümüzde taht kuran Oflular meğer neler yapmış… Başlarında Of Belediye Başkanı olmak üzere, Rus komutanın ayağı altına Türk bayrağını seren, işgali sevinç çığlıklarıyla karşılayan Hırisantos’a, tam 300 adet Oflu adam gitmiş… Ve “ulusal dinlerine” dönmek arzularını iletmiş!… Acaba cephe komutanı Ahmet Avni Paşa bu bilgiye vakıf olduğu için mi 150’likler listesine dahil edildi dersiniz!

Hocalarıyla ünlü Of, gerçekte Hıristiyanmış ve ırken de “saf Yunanlı”, yani “Öz Yunanlı” imiş… Onlar artık camileriyle, medrese ve kuran kurslarıyla da Müslüman olduklarını isbatlayamazlar! Çünkü hiper âlim o binalardaki şifreyi de çözdü. Bu camiler ve diğer dini binalarda kullanılan motifler Hıristiyanlığa aitmiş, bu da onların gerçekte ulusal dinlerinden (!) kopmadığının kanıtıymış. Kitapta bunlar tek tek sıralanıyor. Cami cami, bina bina gösteriliyor. Of uleması bu büyük keşife (!)acaba ne der.

Santalı İstil Ağa Kim?

Son yıllarda bir Santa muhabbetidir gidiyor. Santa ismini duymayan, yerini bilmeyen bazı mahalli dernek yöneticileri bile internetteki sitelerine oradan kilise fotoğrafları koymayı ihmal etmiyorlar. Bu kitapta da Santa’nın özel bir yeri olması normal. Santa malûm, Yomra ilçesinin güneyinde, önce Torul’a daha sonra Gümüşhane merkezine bağlı, mübadeleye kadar Hıristiyan nüfusun yaşadığı bir köy, bir belde. Buradaki Hıristiyan ahalinin emperyalist ülkelerin kışkırtması ile özellikle Birinci Dünya Harbinde kendi devletine ihanet ederek Rusya adına casusluk ve beşinci kol faaliyetleri yürüttükleri, burada kurulan çetelerin Müslüman köylerde vahşice katliamlar yaptıkları tarih kitaplarımızda belgeleriyle yer alan olaylardandır. Bölgedeki Pontos çetelerinin en acımasız, en zalimleri bu köyde kurulan çetelerdi. Sümela Manastırından sevk ve idare edilen bu çeteler, erkekleri cephelerde olan Müslüman köylerini, kasabalarını basarak, silâhsız, korumasız, masum kadınları, çocukları, yaşlıları kahpece katletmiş, ırzlarını, mallarını pây-mâl etmişti. Bu çetelerin en eli kanlı elebaşlarından birisi İstil Ağa idi. İstil Ağa’nın Pontos sitelerinde yer alan at üzerinde müsellah bir fotoğrafı çok anlamlı bir şekilde bu kitabın sayfalarını süslüyor (!) (s.1010). Bu durum bilimsellikle(!) izaha çalışılabilir. O zaman sormazlar mı adama, o ki tarafsızsın, neden İpsiz Recep’in, neden Osman Ağa’nın, neden Yahya Kâhya’nın ve diğerlerinin fotoğraflarını koymadın? Bu millete tarihi unutturuldukça, ecdadına sövenler alkışlatıldıkça bu manzaraları. çokça yaşayacağımız anlaşılıyor.

Kitapta Trabzon’un Fethi

Trabzon’un Fethi ve Komnen İmparatorluğunun sona ermesi kitapta garip ifadelerle anlatılıyor. Önemsediğimiz Trabzon’un Fethi meğerse ne basit bir hadiseymiş ki Karadenizle ilgili 1262 sayfalık bir kitapta ancak 3 cümlecik ile yer alabilmiş! (s. 1114) Verdiği bu bilgiler gözü kara “bilge” yoldaşının Koryana köyü için yazdıklarıyla ne kadar da benzeşiyor. Olaya karşı taraftan bakan yazar Fatih’e padişah dahi demek gereği duymuyor. Biz Fatih Sultan Mehmed Han diyebiliriz. Ama o demez, demesi gerekmez. Çünkü Türklerin olduğu gibi hanların da hası, asili, halisi, muhlisi ve özü kendisi. O bir Öz Han! Bu sıfatı taşıyan diğerleri ise rafine halde olmayan basit kişiler!

Trabzon’daki Rum nüfus nasıl 2,5 kat artırılıyor?

Kitapta rakamların çarpıtılmasına en çarpıcı örneklerden birisi 2. cildin 1116. sayfasında yer almaktadır. Yazar; “1915 yılı öncesinde Trabzon Vilâyetinin demografik durumu” başlığı altında Trabzon’un nüfusunu 752.521 Müslüman, 404.633 Rum, 46.500 Ermeni, 16.939 diğer, toplam 1.209.054 olarak vermektedir. Acaba bu gerçek mi?

Osmanlı İmparatorluğunda son nüfus sayımının 1330, yani 1914 yılında yapıldığı bilinmektedir. Bu nüfus sayımının sonuçları da yayımlanmıştır. (Bkz. Memalik-i Osmaniye’nin 1330 Senesi Nüfus İstatistikisi, İstanbul 1919) Oradaki rakamlar ve bu rakamların vilâyet nüfusuna oranları aynen şöyle: 921.128 (%82.03) Müslüman, 161.594 (%14.39) Rum (Bu rakama Katolik Rumlar dahildir), 38.899 (%3.49) Ermeni (Katolikler de dahildir), 8 (%0.12) Yahudi olmak üzere toplam 1.122.947. Bu nüfusun içinde gayrimüslimlerin toplamı 201.819 kişi oranı ise %17.97. (Rakamlar için ayrıca; Kemal Karpat, Otoman Population 1830-1914 Demoraphic and Social Characteristics, Wisconsin/London 1985, I-XVI, s.176-189’a bakılabilir.)

Malûm olduğu üzere Osmanlı çok dinli, çok kültürlü bir devletti. Tebasını oluşturan her kesime, özellikle de gayrimüslimlere, -kitapta iddia edildiğinin aksine- son derece âdil davrandığı inkâr edilemez bir gerçek. Onlara ait hiçbir bilgiyi, kendi aleyhine de olsa, gizlememiş, gizleme ihtiyacı duymamıştır. Bunun açık bir delili salnâmelerdir. 21. defa yayınlanan 1321 tarihli Trabzon Vilâyet Salnamesi, Trabzon’un son salnamelerinden, yani yıllıklarından biridir. (Bu salnameden bilhassa söz etmek istememin sebebi, Paris Barış Konferansında Pontos devleti hayalcilerinin kendi iddialarını desteklemek için bu yayını da kaynak gösterdikleri içindir.) Salnamede o zamanki Trabzon’a (Canik –Samsun- Sancağı da Trabzon’a bağlı idi. Daha sonra ayrıldı. Alaçam’a kadar uzanan Trabzon’un Batı hududu bu ayrılma ile Bolaman’da son buldu.) bağlı sancak, kaza ve nahiyelerdeki nüfus detaylı bir şekilde verilmektedir. Bu rakamlara baktığımızda toplam nüfusun 1.254.812 kişi olduğunu, bu nüfusun 1.006.192’sinin Müslüman, 194.169’unun Rum, 46.639’unun Ermeni, 1.526’sının Katolik ve 1.287’sinin Protestan olduğunu görüyoruz. (Bkz.: Trabzon Vilâyeti 1321 Sene-i Hicriyesine Mahsus Salnâme, Yirmibirinci Def’a, Trabzon Vilâyet Matbaası, Trabzon 1321 (1903), s. 370-373.) Görüldüğü gibi bölgedeki Rum nüfus Samsun da dahil olmak üzere toplam 194.169 kişi.

Nasıl oluyor da bu rakamlar, “tüm zamanların” en büyük çarpıtmasıyla çarpıtılıyor ve Rum nüfus 1 kat değil, 2 kat değil tam 2,5 kat artırılıyor? Hiper âlim bu rakamları nasıl tesbit etmiş olabilir? Acaba kuvve-i mâneviyesiyle (!), yani bir nevi ilm-i ledün (!) sayesinde bizzat kendisi mi tesbit etmiş, yoksa Ekümenik Patrik Hazretleri mi doğruluğu tartışma götürmez kesin bilgiler olarak lütfetmiş (!). Biz o tür ilimlerin cahili olduğumuz, kişilerin sadece zahirini bildiğimiz, batınını ancak bu yüksek şahsiyetler (!) anladığı için yanılmış olabiliriz. Umarız ki hatamız cehlimize bağışlanır!

Netice olarak, yukarıda verilen birkaç örnekten de anlaşılacağı gibi kitabın sahasındaki ödülleri toplayacağını şimdiden söylemek mümkün. Üstadının Abdi İpekçi Barış Ödülünü aldığı kitapla mukayesesi bile mümkün değil. O nihayet 112 sayfa hacminde küçük boy bir kitap. Bu öyle mi? İçeriğiyle, hacmiyle ona yüz basar. Yazar şimdiden tebrikleri kabul etmeye başlayabilir. Orhan Pamuk’tan sonra onu da yoğun bir mesai bekliyor. Doğu Karadenizle uğraşmak gözü karalığını gösteren bu yiğit insana kollar mutlaka her taraftan uzanacak, tabii ki boğazını sıkmak için değil, boynuna sarılıp tebrik etmek için…

Son bir not: Ülkemiz üzerinde ciddi oyunlar oynandığı herkesin malûmu… Bu ülkenin evlâtlarına yakışan yakılan bu Nemrut ateşine odun taşımak asla değildir. Gönlümüz onların saflarını belli etmeleri, en azından Nemrut’un ateşini söndürmek için gagasıyla su taşıyan kuşu örnek almalarından yanadır.
(Yazı Kılavuz Dergisinin Temmuz/Ağustos 2005 tarihli 28. sayısında neşredilmiştir.)

7 Kasım 2009 Cumartesi

BİRİNCİ DÜNYA HARBİ DÖNEMİNİN AZ TANINAN BİR SİMASI: TRABZON VALİSİ ŞEHİT CEMAL AZMİ BEY



İsmail Hacıfettahoğlu



Cemal Azmi Bey, ön adıyla Mehmed Cemal Azmi Bey, tarihimizin en buhranlı dö­ne­mlerinden olan 1890 -1918 yılları arasında mülkî amirliklerde bulunmuş, özellikle Birinci Dünya Harbi boyunca yürüttüğü Trabzon Valiliği görevindeki başarılarıyla tanınan, dirayetli, korkusuz, fütursuz, fedakâr, kararlı, azimli ve müstakim karakteriyle temayüz etmiş bir idarecidir. Adı Ermeni tehciri ile anılmış, tutuklanmak istendiğinde ülkeyi terk ederek Berlin’e yerleşmiş, gıyabında yargılanarak idam cezasına çarptırılmış ve nihayet Berlin’de Ermeni komitacılarınca vurularak şehit edilmiştir. Yakın tarihimizin dikkate değer bu önemli siması, günümüzde yeterince tanınmamaktadır ve kendisi; Polis Umum müdürlerinden, Halep, Bursa ve Konya valiliklerinde bulunmuş, Preveze ve Çorum’dan milletvekili olarak Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nında görev yapmış, İstiklâl Mahkemesinde yargılanmış olan Azmi Bey ile karıştırılmaktadır.[1]

Doğumu ve Tahsil Hayatı

Trabzon eski valisi Cemal Azmi Bey (Mehmed Cemal Azmi) 1868 yılında Arapkir’de[2] dünyaya geldi. Babası Defter-i Hâkanî (tapu idaresi) müdürlerinden Osman Nuri Bey, annesi Gülsüm Hanım’dır. İlk tahsilini Arapkir’de, orta tahsilini İstanbul Mahmudiye Rüşdiyesi’nde ve Mülkiye Mektebi’nin İdâdî kısmında tamamladı. 1891 yılında ise Mülkiye Mektebi’nin yüksek kısmını iyiye yakın (Karib’ül-a’lâ) bir derece ile bitirdi. Ali Çankaya, Fransızca’ya vakıf olduğu, Ermenice’ye de âşina olduğunun sicilinde kayıtlı olduğunu belirtmektedir.[3]

Memuriyet Hayatı
Mülkiye’den mezun olan Cemal Azmi Bey okulu bitirdiği yıl devlet hizmetine öğretmen olarak girer. Ali Çankaya, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler adlı eserinde onun ilk memuriyet hizmetlerini şöyle sıralar: “22 Kasım 1891’de Elâziz İ’dâdîsi Jeoloji, Astronomi ve Trigonometri Dersleri Muallimliklerine ta’yîn edilerek Devlet hizmetine girdi. 3 Ağustos 1892’de Şam Islâhhâne (=kimsesiz çocuklar yurdu) Mektebi Müdürlüğü’ne nakledildi. Nizâmî yaş haddini doldurduğundan 15 Ocak 1893’de Suriye Vilâyeti Maiyyet Me’murluğuna atandı. Burada kaymakamlık stajını bitirdikten sonra: 15 Mayıs 1896’da Suşehri, 15 Eylül 1898’de Ustrumca, 10 Temmuz 1902’de Avrethisar, 28 Kasım 1907’de Kosova Merkez Kazâları Kaymakamlıklarına getirildi.”[4]
Cemal Azmi Bey’in Selânik Vilâyeti’nin Avrethisar Kazâsında kaymakam olarak görev yaptığı dönem, emperyalist ülkelerin tahrik ve teşvikleriyle Yunan, Sırp, Bulgar, Ulah gibi azınlıkların Balkanları adeta kan gölüne çevirdikleri döneme rastlar. Bu sırada Selânik’e bağlı Serez Sancağı Razlık Kazasında Bulgarların isyan girişimleri alınan yoğun güvenlik tedbirleri sonucu zorlukla önlenebilir. Başarıya ulaşamayan Bulgar komitacıları, kendilerine baskı ve zulüm yapıldığı iddialarıyla hamileri olan ülkelerin sefaretlerine ve Hükümete şikâ­yetlerde bulunurlar. Kaymakamın ve diğer yöneticilerin görevden alınmalarını ve ceza­lan­dırılmalarını isterler. Razlık Kaymakamı, daha sonraki dönemlerin meşhur valisi, Tahsin (Uzer) Bey’dir. Şikâyetler kısa zamanda etkisini gösterir ve hükümet tarafından görev­len­dirilen Umumi Müfettiş, olayları destekleyen ülkelerin de baskılarıyla, kaymakamın görevden uzaklaştırılmasını ister. Ancak, Selânik Valisi Hasan Fehmi Paşa, Bulgar çetelerine karşı aman­sız bir mücadeleye giren ve bu sayede bölgesinde asayişi temin eden bir kaymakamın ye­terli delil olmadan, görevden el çektirilmesini kabul etmez. Yabancı misyon şeflerinin bas­kıla­rını münasip bir şekilde yatıştırarak, şikâyet konusu olayların tahkiki için Avrathisar Kayma­kamı Cemal Azmi Bey başkanlığında bir savcı ve üç doktordan oluşan bir araştırma komisyo­nunu Razlık’a gönderir. Cemal Azmi Bey’in Razlık Kazasında yürüttüğü tahkik çalışmaları ve düzenlediği raporu hakkında Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi adlı kitabında Tahsin Uzer şöyle diyor:

“Avrathisar Kaymakamı Cemal Azmi Bey’in başkanı bulunduğu komisyon iki ay uğraştı. Mezarlar açılarak cesetler otopsiye tabi tutuldu. Bu çalışmanın sonunda Polis Eyüp Efendi ile Jandarma Çavuşu Mustafa’nın yargılanmalarına karar verildi. Şükranla belirtmek isterim ki, Vali Hasan Fehmi Paşa sonradan her ikisini de kurtardı. Yapılan iddialardaki baskı doğru, öldürme yakıştırmaları ise tamamen yalandı, uydurma idi.

Bu komisyonun raporu dolaysıyla, ben şahşen Cemal Azmi Bey’in büyük insanlığını gördüm. Başka biri olsaydı, belki de umumî müfettişin, Bâbıâli’nin taltifine ulaşmak macıyla kötülük edebilirdi. Cemal Azmi Bey ise yazdığı mufassal telgraf şeklindeki raporunda:
“Canımı feda edercesine görevimi yaptığımı ve bu cansiperane hizmetten ötürü, ikinci rütbe Mecidî nişanı ile onurlanmamı ileri sürüyordu.”[5]

Selânik Valisi Hasan Fehmi Paşa, Cemal Azmi Bey’in bu raporu ile, olayları yakından takip eden konsolosları, Bâbıâli’yi ve umumî müfettişi ikna ederek olayı kapatmış, ayrıca da başarılı çalışmalarından dolayı Razlık Kaymakamı Tahsin Bey’e teşekkür telgrafı çekmişti.[6]
Cemal Azmi Bey, Kosova Merkez Kazaları kaymakamlığında bulunduğu sırada gizli İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne girerek İkinci Meşrutiyet’in ilânında aktif rol oynar. Meşrutiyet’in ilânının ardından, 25 Ocak 1909 tarihinde Senice Mutasarrıf vekilliğine tayin edilir. Bu görevde asaleti tasdik edildikten sonra, 19 Temmuz 1911’de Siverek, 11 Temmuz 1912’de Bolu, 9 Nisan 1914 tarihinde ise Lazistan Sancağı Mutasarrıfı olur.[7]

Trabzon Valiliği

Birinci Dünya Harbinin patlak vereceği emareleri belirmeye başladığında, iktidarda bulunan İttihad ve Terakki Hükümeti de savaş ihtimalini gözönüne alarak gerekli hazırlıkları yapmaya başlamıştı. Bu hazırlıklar cümlesinden olarak, İttihad ve Terakki ve Teşkilât-ı Mahsusa’nın İstanbul’daki ileri gelenleri savaş hazırlıklarını yürütmek, muhtemel savaş bölgelerindeki faaliyetleri organize etmek üzere çeşitli bölgelere gönderildiler. İttihad ve Terakki Trabzon murahhaslığına, bu teşkilâtın fedailerinden, eski asker Nail Bey (Yenibahçeli Nail) tayin edilmişti. Nail Bey, İttihad ve Terakki Merkez-i Umumi azasından Rıza Bey (Yusuf Rıza Bey) ile Trabzon’a giderek çalışmalara başladı.

Nail ve Rıza beyler Trabzon’da teşkilât yapmak göreviyle meşgul olurken, öncelikle mıntıkalarında bulunan mülki amirliklere kendi ölçülerine göre “çalışkan, müstakim, ve dağ­larda bulanan eşkıyayı kendilerine inkıyat ettirecek (teslim ettirecek)” kişileri tayin ettirmeye çalışıyorlardı. O tarihte Rize Sancağı Mutasarrıfı olan ve “eli sopalı mutasarrıf” nâmı verilen Cemal Azmi Bey’in bu vasıflara uygun olduğu düşünülerek Trabzon Valiliğine tayinin yapıl­ması sağlanmıştır.[8] Kendisine olağanüstü sivil ve askerî yetkiler de tanınan Cemal Azmi Bey’in Trabzon Valiliği dört yıla yakın sürdü.

Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu hazırlayan bu harp yılları, ülkenin olduğu gibi Trabzon’un da en hicranlı yıllarıydı. Birinci Dünya Harbi başladığında Trabzon Vilâyeti 1.222.947 kişilik bir nüfusa sahipti. İpek Yolunun denize açılan kapısı olan Trabzon, konumu itibariyle hayatî önemi haizdi. Yeterli tarım arazisine sahip olmamasına rağmen hem kala­balık nüfusunu, hem de bölgesinde konuşlandırılan 3 ncü Ordu’yu beslemek; limanı ve özel­likle karayolu ulaşımı elverişsiz olmasına rağmen de Ordu’nun ihtiyaç duyduğu her türlü malzemenin ulaştırılması işlerini üstlenmek zorundaydı.

Teşkilât-ı Mahsusa ve Cemal Azmi

Dünya Harbi’nin başlamasıyla birlikte Trabzon, çeşitli ülkelere ait istihbarat teşki­lâtlarının önemli üslerinden biri haline gelmişti. Almanya, İngiltere, Rusya, İran, İtalya, Fransa ve Yunanistan gibi ülkelerin konsolosluklarının, okul ve benzeri kuruluşlarının bulunduğu şehirde beşinci kol faaliyetleri yoğunluk kazanmıştı. İtilâf devletleri Ermenileri, Rumları ve Gürcüleri çeşitli vaadlerle Osmanlılar aleyhine kışkırtmak, isyan çıkartmak, çeteler halinde örgütlendirip silâhlandırarak askeri arkadan vurdurmak için yoğun şekilde çalışırlarken, Al­manlar daha ziyade Gürcüleri Ruslara karşı teşkilâtlandırmak için üs olarak Trabzon’u seç­mişlerdi. Buna mukabil Enver Paşa’nın kurduğu Osmanlı entelijans teşkilâtı (Teşkilât-ı Mah­susa) da Küçük Efendi nâmı ile tanınan Kara Kemal, Yakup Cemil, Yenibahçeli Nail, Rıza, Filibeli Hilmi, Dr. Bahaeddin Şâkir gibi önemli mensuplarını bu bölgede görevlendir­mişti. Vali Cemal Azmi Bey, Trabzon ve çevresinde yoğun faaliyetlerde bulunan Teşkilât-ı Mahsu­sa’ya her türlü destek ve yardımı veriyor, toplantılarına katılıyordu. Bilahare intisap merasimi ifa edilerek bu gizli teşkilâtın mensubu durumuna gelmişti.[9]

Teşkilât-ı Mahsusa, Rusya ile muhtemel bir harpte, gayr-i nizami harp etmek üzere bölgede çeteler teşkil edilmesine ve çetelerin içinde yer alacağı Teşkilât-ı Mahsusa alaylarının kurulmasına hız vermişti. Bu çetelerin önemli bir kısmı ise Rize bölgesinde dolaşan eşkiyadan oluşmuştu. Eşkiyanın dağdan inmesini ve çeteler halinde adıgeçen teşkilâtın emrine girmesini, daha önce bölgede Mutasarrıflık yapmış olan Cemal Azmi Bey sağlamıştı.

Cemal Azmi Bey eşkiyaya; “Vatanın geçirdiği tehlikeli anlarda şekavete devam etmelerinin doğru olmadığını, dehâlet ederek memlekete hizmet etmelerini ve şayet dehâlet edecek olurlarsa hükümetin atıfetine mazhar olacaklarını, aksi takdirde satvet-i hükümetin kendilerini her surette tenkile muvaffak olacağı” şeklinde haberler göndermişti. Vali Bey’in vilâyet sathında faaliyet gösteren eşkiya elebaşılarına gönderdiği bu mesaj, kısa zamanda etkisini gösterdi. Dağdan inen eşkiyadan çeteler oluşturularak cephelere gönderildi.[10]

Cemal Azmi Bey’in çete teşkili çalışmaları hakkında, o sıralar Pulathane[11] Tabur Ko­mu­tanı olan Binbaşı Süleyman Bey, manzum olarak kaleme aldığı hatıratında şöyle diyor:

Belediye reisi bir gün gelmişti bana
Dedi; “Vali istiyor, gideceğiz yanına.”
Gittik gördük Valiyi, dedi; “Otur şuraya
Bilir misiniz, ne için siz geldiniz buraya?
Altıyüz eşkiya var, bunlar harbe gidecek
İyi hizmet göreni hükümet affedecek.
Bunların başlarına bir kumandan istiyor
Oraya da ahali hep seni gösteriyor.”
Dedim ki: “Ben askerim, benim kumandanım var
Her ne emrederlerse ona itaatim var.”
Dedi; “Bizim de sizden istediğimiz budur
Şimdi buyurun gidin, bütün arzumuz odur.”
Birkaç saat sonra gittim Pulathane’ye
Baktım şifreler gelmiş bizim yazıhaneye.
Biri Ordudan idi, birisi de Fırkadan
Şu mana çıkıyordu bu her iki şifreden.
Bilâ-müddet mezunsun git Valinin emrine
Zâbitândan birini vekil eyle yerine.
Gittim doğru Valiye emirleri gösterdim.
Bir şerefli iş görmek zaten ben de isterdim.
Koydu masa üstüne on Osmanlı altını
Dedi; “Elbise için alın şimdilik şunu.
Bunun ile bir sivil elbise yaptırırsın
Beylikten de bir binek hayvanı aldırırsın.
Bu çete efradı ile hududa gideceksin
Onların hizmetini sen tasdik edeceksin.
İki üç güne kadar yola çıkmalısınız.
Ona göre bugünden hazırlanmalısınız.”[12]

Oluşturulmalarında, silâh, teçhizat ve iaşelerinin temininde Cemal Azmi Bey’in büyük gayretleri olan bu çetelerin bir kısmından, -kötü sevk ve idareleri sonucu- maalesef istenilen ne­tice elde edilemedi. Büyük bir kısmı ise, harbin nihayetine kadar, vatan savunmasında kahramanlıklarla dolu çok büyük yararlılıklar göstermiş, Ruslara ağır kayıplar verdirmiş­lerdir.[13]

Ermeni Faaliyetleri ve Rusya

Yukarıda değinildiği gibi harp öncesi ve sırasında Rusya, Ermenilere bağımsızlık vaadinde bulunarak onları kendi tarafına çekmek, kendi topraklarında bulunan Ermenilerden çeteler oluşturmak, orduyu arkadan vurdurmak, isyan ve kargaşa çıkartmak için de ülke içindeki Ermenileri teşkilâtlandırmak yönünde yoğun faaliyetler yürütüyordu. Vali Cemal Azmi Bey bu faaliyetleri yakından takip ediyor ve mukabil tedbirleri almaya çalışıyordu. 8 Ekim 1914 tarihiyle çektiği şifreli telgrafta, Hopa Kaymakamlığı vasıtasıyla elde ettiği, Rusların bu yöndeki faaliyetlerine dair bilgileri Hükümete şu şekilde bildiriyordu:

“Rusya’daki Osmanlı ve Rus Ermenilerinden 800 kişilik bir çetenin Rus Hükümetince teslih olunarak (silâhlandırılarak) evvelsi akşam geceleyin Batum’dan hareket ederek Artvin taraflarına gittikleri ve bunların Artvin ile Ardanuç arasında taksim edileceği ve Rus Hükümetinin verdiği istiklâl vaadi üzerine memalik-i Osmaniye’de ihtilâl-i asayiş ve taarruz maksadiyle teşekkül eylediği ve bu komitenin gönüllü miktarı Rumlar ve Ermenilerden vesaireden ibaret olarak 7000’e baliğ edileceği ve güya Türk çetelerinin İran ve Ermiye cihetinden taarruzunda bunlar da hudutlarda taarruza ve ika-yı faziha cüret edecekleri haber verilmiştir.” [14]

Trabzon, Anadolu’nun en işlek limanı olduğundan Ermenilerin seferberlikten önce de bu bölgede düzenli komita teşkilâtları ve şubeleri mevcuttu. Buradaki Ermeni komitaları Sivas, Karahisar-ı şarkî (Şebinkarahisar), Van, Erzurum gibi bölgelerdeki Ermeni çetelerine silâh sevkıyatını Trabzon ve civarındaki iskelelerden bu bölgelere ticari eşya sevk eden büyük tüccarlar aracılığı ile yapıyorlardı. Ermenilerin silâh ihracatı için bir önemli iskele de Giresun limanı idi. 1916 yılında yayınlanan “Ermeni Komitelerinin Amal ve Harekât-ı İhtilâliyesi” adlı belgelere dayalı eserde bu hususta şu bilgiler yer alıyor:

“Burada komisyoncu Vahan Badriyan ile Kel Artin ismindeki iki şahıs bütün bu silâh ihraç ve sevkıyatını idare etmişler ve adı geçen Artin’in Rus vapurundan çıkarmakta olduğu bir saman balyasının vinçten gevşeyerek dağılması üzerine arasından dörtyüz martin ile birçok mavzer tüfekleri ve hayli miktarda mermi çıkmış ve rüsumat ambarından Ermeni balyaları ait ticari mallar arasında da birçok tüfek ve cephane bulunmuştur.”[15]

Ermeniler, Trabzon’da ve Trabzon’a bağlı sancak ve kazalarda ekonomik bakımdan yüksek bir konumda bulunuyorlardı. Dünya Harbinin başladığı ilk gönlerde ilân edilen seferberliğe kendileri uymadıkları gibi Türkleri de askerlikten nefret ettirmeye çalışmışlardı. Trabzon’un ve Giresun’un Rus donanması tarafından bombardımanları sırasında sevinç götse­rileri yapmışlar, Müslüman halkı tahkir etmek suretiyle tahammül edilemez taşkınlıklarda bulunmuşlardı. Ermeni papazları, Ermeni köylerini dolaşıyorlar ve “Az zaman sonra Türkler Ruslara mağlûb olacaklar. Ruslar önden, biz arkadan Osmanlı ordusunu perişan edeceğiz.”[16] tarzında konuşmalar yaparak Ermenileri isyana, eli silâh tutan fertleri askerde olan Müslüman ahaliyi katletmeye teşvik ediyorlardı. Bunun sonucu da Osmanlı ordusunda silâh altında bulunan Ermeniler silâhlarıyla birlikte firar ederek ya Rusların tarafına geçiyor, ya da arkadaki Ermeni çetelerine katılarak orduyu arkadan vurmaya çalışıyordu.

Uzun yıllar Balkanlarda görev yapan Cemal Azmi Bey, bu bölgede baş gösteren ayrılıkçı faaliyetlere karşı takınılan müsamahakâr tavrın ne büyük facialara sebep olduğunu bildiğinden Vali olarak bölgesinde mümkün olan tedbirleri almaya ve gerekli uyarılarda bulunmaya çalışmıştır.

Ermeni Tehciri

Rusların ve diğer İtilâf devletlerinin Anadolu’da müstakil bir Ermeni devleti kurdu­racakları vaadiyle kandırdıkları Ermeni komiteleri, savaş sırasında Osmanlı Devleti aleyhine İtilâf devletleri yanında faaliyetlerine hız vermişlerdi. Bu faaliyetlerin belli başlıları şunlardır:

- Ermeni komite mensupları askerî sevkıyatın yapıldığı yolları tahrip ediyorlar, köprüleri havaya uçuruyorlardı. Bunların bazı limanları mayınlamaya bile teşebbüs ettikleri tesbit edilmişti. Ermeni çeteleri, cephelere sevk edilen asker ve askerî malzemeyi yol güzergâhlarında kurdukları pusulara düşürerek, insanları katl ediyor, malzemeye el koyuyorlardı.

- Askerî mühimmat ve cephanelerin bulunduğu depolara sabotajlar düzen­lemeye başlamışlardı. Cephelerde ve cephe gerilerinde isyanlar çıkarmaya başlamışlardı.

- Mektep, kilise, hastahane ve hatta Amerikan insanî yardım kuruluşlarının mekânlarına stok ettikleri silâhlarla teşkil ettikleri kalabalık ve kuvvetli çetelerini silâhlandırarak, Türk ve Müslüman köylerini basıyorlar ve kadın-erkek, çocuk-ihtiyar demeden masum insanları toplu halde katlediyorlardı. Bundan maksatlarının, katliam yaptıklar bölgelerde nüfus oranını lehlerine çevirmek olduğu anlaşılıyordu.

- Osmanlı’ya düşman olan, istisnasız bütün devletlere casusluk yaptıkları tesbit edilmişti. Dünyanın her tarafına uzanmış teşkilâtları ve propaganda imkânları ile aleyhimize büyük kampanyalar yürütüyorlardı.

- Hududa yakın yerlerde sulara zehir kattıkları ve ilâç ambalajlarını değiştirilerek içlerine zehirli ilâçlar koydukları defalarca tesbit edilmişti.
Ermeni komitelerinin, Seferberliğin ilânından itibaren 10 aya yakın sürdürdükleri, bu ve benzeri faaliyetleri karşısında mahalli tedbirlerle başa çıkamayan Hükümet, 27 Mayıs 1915 tarihinde Ordunun emniyetini sağlamak için, harp sahasında bulunan Ermenilerin iç bölgelere göç ettirilmesini bir tedbir olarak düşündü ve daha sonra ‘tehcir kanunu’ olarak adlandırılan kanunu çıkarttı. İçinde Ermeni adı geçmeyen bu düzenlemenin hedefi Ermeni halkı değil, kanlı, zâlim, akıl almaz vahşet ve cinayetler işleyen Ermeni komiteleri idi.[17] Bu kanun Trabzon Vilâyeti’nde, Vali Cemal Azmi Bey’in yönetiminde uygulandı ve tamamen hukukî bir çerçevede gerçekleştirildi, sürekli Hükümetin talimatları ve bilgilendirilmesi ile yürü­tüldü.[18] İddia edildiği gibi bu uygulamada bir katliam ve soy kırım katiyyen söz konusu ol­mamıştır. Ancak, hava şartlarının müsait olmaması, bulaşıcı hastalıkların yaygınlığı insan te­le­fatına sebep olmuştur. Buna ilâveten, alınan tedbirlere rağmen sevkıyat sırasında -maalesef- zaman zaman kötü muamele, öldürme ve yağmalama olayları meydana geldiği de bir gerçek­tir. Ancak, Hükümetin bu olayları yapan veya sebebiyet veren kişiler hakkında gerekli işlem­leri yaptığı da belgelerle sabittir.


Trabzon - Hamsiköy Dekovil Hattı ve Harp İçinde Nakliyat


1914 yılında Trabzon, demiryolunun dekovil denen ibtidai şekliyle tanıştı. Birinci Dünya Harbi esnasında Kafkas Cephesi’nde görev yapan Üçüncü Ordu’ya yapılacak sevkıyat için yegâne müsait yol Trabzon - Erzurum yolu idi. Başkumandanlıkça, Üçüncü Ordu’nun ihtiyaç duyduğu silâh, techizat, mühimmat, gıda ve giyecek gibi malzemeden her gün 150 ton eşya ve erzak bu yoldan sevk edilmesi plânlanmıştı. Bu plân gereği seferberlik ilânı öncesi bu yolun mevcut durumunu düzeltmek gereği duyuldu ve sevkıyatta kullanılan insan, hayvan ve otomobil gücünün yanına demiryolunun da eklenmesine karar verildi. İlk etapta Trabzon’dan Maçka’ya, oradan da Hamsiköy’e bir dekovil hattı yapılabilmesi için gerekli malzeme Trabzon’a gönderildi.[19]
Adını mucidi Paul Dekauville’den alan, 0,40-0,60 m. ray aralığı bulunan bu demiryolunun yapımı için gerekli malzemenin ebadı küçük, montajı kolaydı. O nedenle seferberliğin başlamasıyla birlikte gönderilen bu malzeme ile Trabzon - Hamsiköy dekovil hattı inşaatı hızla başladı. Vali Cemal Azmi Bey önderliğinde Trabzonluların fedakâr gayretleri sonucu Ocak 1915 tarihinde tamamlandı. Hattın Zigana Köyü’ne kadar devamı istenmişse de yoğun kar yağışı çalışmaları engellediğinden vazgeçilmiştir.

Vali Cemal Azmi Bey’in ve Trabzon İhraç Kumandanı Ferik Neşet Bey’in mükerrer taleplerine rağmen bu hatta lokomotif gönderilememiştir. Vagonları çekmek üzere lokomotif temin edilemediğinden bu işlevin hayvanlarla görülmesi düşünülmüş, ancak yeterli hayvan bulunama­dığından vagonlar insanlar tarafından çekilerek nakliyat sürdürülmüştü.[20] Trabzonlu, harp vesilesiyle, ilkel de olsa, lokomotifi kendisi olmak şartıyla, demiryolu ile tanışmıştı. Ancak, bu hatta ve olağan üstü gayretlere rağmen Trabzon’dan Üçüncü Orduya günde azamî 40 tonluk sevkıyat yapılabiliyor, bu ise ihtiyacın çok altında kalıyordu.[21]

Doç. Dr. Süleyman Beyoğlu, arşiv belgelerine dayandırdığı ve Trabzon tarihi ile ilgili bir sempozyumda sunduğu tebliğinde o günün Trabzon’unun ulaşım imkânlarını, daha doğru­su imkânsızlıklarını şöyle tesbit ediyor:

“Arazi yapısı oldukça engebeli olan Trabzon’da yollar yeterli olmadığından özellikle deniz yoluyla taşımacılık yoğunluk kazanıyordu. Ancak Rus harp gemilerinin gidip gelen kayıkları taciz ve tahrip etmesi deniz taşımacılığını azalttığı gibi, riskli hale getiriyordu. Aslında kayık sayısı artan ihtiyaca yetmiyordu. Trabzon ve 3. Ordu için gerekli eşya ve zahirenin sağlanması karayolu kullanımını her geçen gün arttırdı. Karayolu taşımacılığı eşek, at, öküz arabaları veya develerle yapılıyordu. Mevcut araba ve yük hayvanlarının azlığı ile engebeli yol ve arazileri aşma zorluğu insan faktörünün taşımacılıktaki önemini bir kat daha arttırıyordu. Meselâ 1915 yılı başlarında Trabzonlular her gün 100.000 - 150.000 kilo erzak ve levazımı 3. Orduya taşıyordu. 3. Ordu devamlı ve zamanında erzak ve levazım istiyor, Valilik ise erzak ve nakliye vasıtalarının azlığından yakınıyordu.” [22]

Vali Cemal Azmi Bey ve ekibi nakliyede yaşanan bu zorlukları aşmanın yolunu, halkla bütünleşmekte ve onların vatan sevgilerini harekete geçirerek insan üstü bir gayretle çalış­ma­larını sağlayacak teşkilâtları kurmakta buldular. Bu teşkilâtların en önemlilerinden birisi Ha­mal Taburları idi. O ünleri yaşayan Mustafa Reşit Tarakçıoğlu bu taburlar ve nakliyat hakkın­da şu bilgileri veriyor:

“Kafkas cephesine gönderilmek üzere İstanbul’dan yük veya savaş gemileri ile Trabzon Limanı’na gelmiş olan türlü savaş eşya ve araçlarını vakit geçirmeksizin çarçabuk gemilerden iskeleye çıkarmak ve oradan da Erzurum’a gönderilmeleri için iskele üzerinde uzun boylu alıkoymayıp Maçka’ya doğru şehirden uzaklaştırılmaları lâzımdı. Zira, Trabzon’a oldukça yakın bulunan Batum Limanından bir Rus denizaltısının Trabzon Limanına sokularak savaş gemilerimizi torpillemeleri veya savaş gemilerinin iskeleye yığılmış olan malzemeleri top ateşine tutarak yok etmek ihtimalleri vardı.

İşte bu nedenlerden ötürü boşaltma ve kaldırma hazır kuvveti olarak “Hamal Taburu” adı altında bir tabur meydana getirilmişti. Bu tabura denizcilikte veya hamallıkta yetişmiş olan genç askerler alınmakla beraber, aralarına boyun bağlı tüccar çocukları da sıkıştırılmıştı. Hamal Taburu erleri evlerinde yatar, çoluk çocuklarının sofralarında yemeklerini yer, ölüm tehlikesinden ve gurbet hasretinden uzak olduğu için her genç bu tabura girmek için bin kapının tokmağına sarılırdı.

Gemilerden cephane sandıkları iskeleye çıkarılıp yığılınca, bunların bir an önce arabalara yükletilmesi için yalnız Hamal Taburu’nun erleri değil, başta Trabzon’un vatanperver, gayretli Valisi Cemal Azmi Bey olmak üzere, sivil halkın sandıkları omuzlayıp taşıdıklarını gözümle gördüğüm gibi, o çalışmalara ben de bir kaç defa katılmıştım.”[23]

Olağanüstü şartlar ve imkânsızlıklar sebebiyle, Trabzon’a askerî malzeme ve mühimmat taşıma görevi, yük gemileri yerine donanmanın efsane gemileri Yavuz ve Midilli’ye verilmişti. Yapılan bu teşkilât sayesinde, Trabzon Limanı’na giren Yavuz yarım saatte, Midilli ise 15 dakikada boşaltılarak Limanı terk etmeleri sağlanıyordu. Midilli Kruvazörünün o günkü subaylarından Dönitz, böyle bir seferde Trabzon’da Vali Cemal Azmi Bey’in kendilerini karşılamasını ve geminin boşaltılması için oluşturulan müthiş organizasyonu şöyle ifade ediyor:

“Midilli yaklaştı, şehir daha büyüdü. Bir motorbot gemiye doğru yöneldi. Vali ve liman reisi gemiye geliyordu. Getirdiğimiz şeyleri teslim almak için her şeyi hazırlamışlardı. Mavna filoları (!) etrafta kürek çekip dolaşıyorlardı. Midilli stop etti ve demirledi. Mavnalar aborda oldular. Halatlar atıldı. Her taraftan bordamızın serbest olan her yerinden hummalı bir acele ile malzemenin boşaltılması başladı.”[24]

Mamut Goloğlu, Trabzon Tarihi adlı eserinde 1915 Eylül ayı içinde nakliyatı sağladığımız 300 kadar yelkenliyi Rus donanmasının yok ettiğini belirterek diyor ki:

“1915 Ekiminde Türk ordusunun yiyecek ve donatım eşyasındaki sıkıntısı son dereceye vardı. Buna bir çare bulabilmek için Elâzığ, Bitlis, Trabzon Valileri 14.10.1915’te Erzu­rum’da toplandılar. Trabzon ilinin her gün 50 ton yiyeceği Erzurum’a gönderilmek üzere Bay­burt’a yollamasına karar verildi. Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey görevi kabullendi ve eşsiz acılar içindeki Trabzon bu vatan hizmetine de dört elle sarıldı. Vali Cemal Azmi Bey, olağanüstü bir çaba ile büyük hizmetlerde bulundu. Ordu Komutanlığı bu durumu takdirle karşıladı.”[25]
Vali Cemal Azmi Bey, 3. Ordunun ihtiyaçlarının nakli faaliyetlerini Trabzon’un işgalinden sonra vilâyet merkezini taşıdığı Ordu’da da, bütün imkânsızlıklara rağmen, aynı hızla sürdürdü. Bu hususta Süleyman Beyoğlu şu bilgiyi veriyor:

“3. Ordunun ihtiyacı olan erzakın bir kısmı denizden Ordu ve Giresun’a geliyordu. Erzak Ordu’dan Mesudiye’ye Giresun’dan Tamdere’ye sevk ediliyordu. Hayvan hastalıkları ve askerin satın alması nedeniyle ahali elindeki nakliye araçları yok denecek kadar azalmıştı. Bu nakliyat genellikle askerlik çağı dışındaki erkeklerle, kadınların sırtlarında yapılıyordu. Bu davranış Trabzonluların seferberlik başından beri orduya karşı gösterdikleri fedakârlığın güzel bir örneğiydi. Vali Cemal Azmi Bey bunu, ‘Bir kadının kar üstünde arkasında 30-40 okkalık yüküyle 70-80 km’lik mesafeyi almış olması halkın hamiyet ve muhabbetini gösterir’ ifadesiyle anlatıyordu.”[26]

Trabzon Vilâyeti halkı, Cemal Azmi Bey önderliğinde gerçekten aşılması mümkün görülmeyen büyük engelleri vatan aşkıyla aşıyor ve vatanı için kendisinden bekleneni fazlası ile yerine getiriyordu. Vali Cemal Azmi Bey de Trabzon Vilâyeti halkının ordu ve vatan adına her türlü fedakârlığı yaptığını, denizden kayıklarla, karadan karlarla kaplı 35 saatlik yolda yaya olarak sırtlarında erzak taşıdıklarını vurguluyordu.[27]

Askerin Giyecek İhtiyacının Karşılanması ve Acil Sabun Talebine Çözüm:
Zeytin Yağı Yerine Fındık Yağından Sabun

Harp yıllarında, yurt genelinde görülen zeytinyağı ve sabun darlığı çok önemli problemlerden birini teşkil ediyordu. Sabun temin edilemediğinden halkın sağlığı yeterince korunamıyor, özellikle asker arasındaki salgın hastalıklar giderek daha fazla can alıyordu. Bu zor günlerde, Trabzonlunun pratik zekâsı Vali Cemal Azmi Bey’in organizatörlük kaabiliyetiyle birleşerek, orduya gönderilmek üzere fındık yağından sabun imal edilmiş ve bu sıkıntının bölgeye yönelik kısmı önemli ölçüde çözülmüştü. İlk etapta kurulan iki kazanda haftada 5.000 kilo sabun elde ediliyordu. Vali Cemal Azmi Bey’e göre bu sabun, zeytinyağından yapılan sabundan hiç de farklı değildi. Üstelik de daha ucuza elde ediliyordu.[28]

3. Ordunun kaput, elbise, ayakkabı, çamaşır gibi ihtiyaçlarının bir kısmı da Trabzon’da kurulan imalâthaneden karşılanıyordu. 400-500 kişinin çalıştığı imalâthanede her ay orduya 5.000 takım giyecek elbise, 3.000 çift ayakkabı, 25-30.000 kadar da ekmek torbası yapılmaktaydı.


Rusların Bombardımanları Karşısında Cemal Azmi Bey

Birinci Dünya Harbinin başlaması ile birlikte Rus donanması sürekli olarak Trabzon’u, çevre yerleşim birimlerini ve limanları top ateşine tutmakta; limanlarda bulunan deniz vasıtalarını imha etmekte idi. Cemal Azmi Bey, bombardımanlar karşısında halkın sükûnetini bozmaması, telâşa kapılmaması için sürekli aralarında olmuş, gerekli tedbirleri alarak normal yaşantının sürmesini sağlamaya çalışmıştır. Onun Trabzon’un bir bombardıman sırasındaki gayretleri ve bu gayretlerin halkın üzerinde meydana getirdiği tesirler, o günleri yaşayan Muzaffer Lermioğlu’nun hâtıralarına şu şekilde yansımaktadır:

“Tutuşan evlerin çatırtıları infilâk seslerine karışarak dehşetli uğultular ile etrafı sarsıyor, kıpkızıl bir cehennem haline getiriyor. Bu cehennemin içinde yalnız büyük bir adam; Vali Cemal Azmi Bey, korkusuz, fütursuz maiyetindeki bir kaç silâhlı ile her şeyin alt üst olduğu bu şehirde, bu şehrin dar sokaklarında dolaşıyor, icap edenlere emir veriyor, halka cesaret telkin ediyordu. Tam zamanında Ortahisar Camii imamı Dağıstanlı merhum Ahmet Efendi dindarâne bir tevekkülle korkusuz ve endişesiz bu cehennemin içinde tereddüt göstermeksizin, her an yıkılmak tehlikesi arzeden, top ateşleriyle sarsılan minareye çıkıyor. Her vakitki gibi metin ve vakur. Ellerini kulaklarına kaldırarak ahenkli bir sesle Allah-u Ekber!.. Allah-u Ekber!.. diye akşam ezanını okuyor. ”[29]

Trabzon’un Tahliyesi ve Vilâyet Merkezinin Ordu’ya Nakli

16 Şubat 1916 tarihinde Erzurum’un Rus kuvvetleri tarafından işgal edilmesi üzerine Vali Cemal Azmi Bey Vilâyet Meclis-i Umumî âzalarını toplayarak durumu müzakere etmiş ve Trabzon’dan ailelerin uzaklaştırılmasının yerinde ve ihtiyatlı bir hareket olacağı kararına varmıştı. Bu karar gereği Trabzon’un tahliyesi için gerekli plânlar hazırlanmış ve çalışmalar başlatılmıştı. Bu arada Rus kuvvetleri Rize’yi işgal etmişler ve Trabzon’a doğru ilerlemeye başlamışlardı. Cemal Azmi Bey’in tahliye plânlarını sağlıklı yürütebilmesi için zamana ihtiyacı vardı. Halkın bir an önce harp sahasını boşaltması için her tarafa emirler yağdırıyordu. Lermioğlu, Cemal Azmi’nin Akçaabat Kaymakamına bu husustaki talimatı hakkında;

“23 Şubat: Vali Cemal Azmi Bey telefonla halkın kasabadan çıkarılmasını, Yoroz’a kadar tekmil köylerin sivil halktan tahliye edilmesini, askerî nakliyata tahsis edilen kayıklara asker ailelerinin irkâp edilerek bir an evvel uzaklaştırılmalarını kaymakamlığa emretti” demekte ve şöyle devam etmektedir: “Defatir ve evrakı resmiye Canik’e gönderilmiş olması sebebiyle resmî dairelerle mahkemelerde zaten iş kalmamıştı. Tekmil ilçe memurları ailelerini göndererek kendileri verilecek emre intizaren yarı istirahat halinde bulunuyorlardı. Hükümet konağı da kısmen askerî sevkiyata tahsis edilmişti.”[30]

Rize’ye kadar ciddi bir direnişle karşılaşmayan Rus birlikleri, Of girişinde Baltacı Deresi ve Kelali Tepelerinde Avni Paşa’nın oluşturduğu ve mahalli halkın da kadın-erkek yekvücud iştirak ettiği ciddi bir direnişle karşılaştı. O sırada deniz üstünlüğünü tamamen eline geçiren Rus kuvvetleri büyük kayıplar vererek 20 günde bu direnişi kırabildiler. Sürekli asker ve silâh takviyesi yaparak, kendisi için büyük öneme haiz olan Trabzon’u biran önce işgal etmek isteyen düşman, her dere ağızında birliklerimizin olağanüstü savunmalarına rağmen yavaş da olsa ilerlemesine devam ediyordu.

Mustafa Reşit Tarakçıoğlu; “Düşman yavaş da olsa Trabzon’a yaklaşmakta idi. O sıralarda Trabzon Valisi olan Cemal Azmi Bey, Ordu İlçemizde (Ordu İli o zamanlar Trabzon’un bir ilçesi idi) geçici Trabzon Hükümetini kurmuştu. Trabzon Hükümetine ait en lüzumlu dosyalar, defterler sandıklara yerleştirilip kayıklarla Ordu’ya taşınmağa başlanmış idi. Trabzon Hükümeti çıkmak isteyen halkın da Giresun taraflarına doğru şehri boşaltmalarını bildirmiş idi.” diyor.[31]
Trabzon’un işgalinden bir gün öncesini, 17 Nisan 1919 gününü Muzaffer Lermioğlu’nun kaleminden aktaralım:

“On sekiz parçadan mürekkep Rus donanması Trabzon Limanına geldi. Bunlardan bir kaçı topçumuzun bulunması muhtemel olan mevakie ve en ziyade resmi mebaniye (binalara) ateş ettiler. Bu bombardıman da şehirde oldukça ehemmiyetli hasarı intaç etti. Bazı binalar yıkıldı ve yandı. Karadan Rus öncüleri Değirmendere’ye kadar yanaştılar. Bu günkü bombardıman şehirin tahribinden başka bir netice veremezdi. Halk hicret etmişti. Vali Cemal Azmi Bey son dakikaya kadar vazifesi başında kaldı. Şehirdeki inzibat kuvvetleri de Valinin emriyle şehri terketmeğe başladı. Şehirde kalanların nihayet iki saat zarfında şehri terk ve tahliye etmeleri ilân edildi. Askerî hastahanedeki nakli imkânı görülemeyen ağır yaralı ve hasta askerlerin muhafazası Rum Metropolitine tevdi edildi. Aynı gün akşam ezanına bir saat kala Vali ve son emniyet memurları da şehri terk ederek gece Akçaabat’a geldiler.”[32]

Cemal Azmi Bey Trabzon’dan ayrılmadan Rum Metropoliti Hrisantos’u çağırarak şehri ona teslim etmişti. Bilahare Rus işgalini büyük sevinç gösterileriyle karşılayan Rumların Metropoliti Hrisantos’un bu teslim işlemi sırasındaki tavrını Lermioğlu şöyle yansıtıyor:

“On iki saat evvel Vali Cemal Azmi Bey’in önünde yerlere eğilerek; Padişaha, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’ye sadakatini, sarsılmaz bağlılığını sun’i gözyaşlariyle teyit eden, halis bir Osmanlı ağzıyla:

‘Bir zamân-ı muvakkat için uzaklaşan idâre-i âdile-i Osmaniye’nin ankarip iadaten tesisini Tanrı’dan rûzüşep ve ansamimî kalb niyaz eylediğini’ söyleyen Rum Metropoliti riyakâr Hırisantos şimdi bu cemaatin başında. Bu gece latasının etekleri içli bir sevinçle saz çalıyor.”[33]
İşgal ve muhaceret günlerini bizzat yaşayan Muzaffer Lermioğlu’nun Cemal Azmi Bey hakkındaki kanaatleri ve muhacir bulunduğu Ordu’ya yönelik değerlendirmeleri ise şöyle:

“Trabzon’un işgali üzerine Vali Cemal Azmi Bey Vilâyet erkânı ile Ordu kasabasına yerleşti. O zaman Trabzon İline bağlı bir ilçe merkezi olan Ordu kasabasında vilâyet umurunu ifaya başladı. Kudretli, başarıcı, azimkâr ve cesur bir idare âmiri ve aynı zamanda müfrit bir vatanperver olan Cemal Azmi Bey’in gayret ve himmetiyle, şahsî teşebbüsleriyle az zaman içinde bu kasaba ve kazadaki muhacirlerin iskân ve iaşe işleri her yerden iyi tanzim edildi. Mumaileyhin geceli gündüzlü çalışarak dar imkânlar içinde, o günün fevkalâde hal ve şartları karşısında gösterdiği başarılar cidden takdire şayandır. Nihayet bir Ermeni kurşunu ile Almanya’da şehit edilen bu kıymetli idare âmirini burada hürmetle ve rahmetle anmayı bir borç bilirim.”[34]

Gerçekten Cemal Azmi Bey hatıralarda da ifade edildiği gibi, bütün imkânsızlıklara rağmen muhacirlere olağanüstü bir gayretle yardımcı olmaya çalışıyordu. Görevden alınması söz konusu olduğunda Sadrazam ve Dahiliye Vekili Talat Paşa’ya çektiği 10 Temmuz 1917 tarihli telgrafta, hamiyetli ve fedakâr Trabzonluları felâket günlerinde yalnız bırakmak istemediğini, ısrarla göreve devam etmek isteğini şöyle dile getirir:

“Fedâkâr Trabzonluların refik-i felâketi olmak dolaysıyla harbin şimdiye kadar hitâm bulacağı fikriyle bu hâmiyetli halkı vatan-ı hususîyelerine iade edinceye kadar Trabzon Vilâyetinde devam-ı me’mûriyetimi musırran istirham etmiş idim. Fakat harbin gayr-i muayyen müddetle uzayacağı anlaşıldı. Venizelos’un re’s-i kâra geçmesi herhalde bizim içün şâyân-ı ehemmiyetdir. Bendeniz vilayetin en mühim olan mülteci umûrunu tanzim ve bunlar içün müteaddid ve mütenevvi’ müessesât te’sis ettim. Asâyiş ve inzibâtı mahfûz bulundurdum. Hülâsa, iş burada tahfîf etdi. Böyle pek mühim ve nazîk bir zamanda kemterleri gibi iş makinesi ıttılâkına sezâ (gayretli, inşirahlı olmaya uygun) bir me’murun herhalde işi kesir ve mıntıkası vasî’ bir vilâyetde bulunması ehem ve elzem olmağla herhangi vilâyet içün olursa emr ve irâde-i fahim-ânelerine arz-ı hürmet eylerim.”

Giresun Rumlarının şikâyetleri üzerine Giresun’a giden tahkik heyeti iddiaları yerinde incelemiş ve raporlarını ilgili makamlara sunmuşlardı. Cemal Azmi Bey, iddiaların bir tertip olduğunu ve arkasında 3’nu Ordu Komutanı Vehip Paşa’nın Giresunlu Rumlarla olan menfaat ilişkilerinin yattığını iddia etmiş ve gerçeğin ortaya çıkartılabilmesi için tarafsız bir tahkik heyetinin görevlendirilmesini istemiştir.

Valilik Sonrası Hayatı

Cemal Azmi Bey 2 Şubat 1918 tarihinde Trabzon Valiliğinden ayrıldı. İtilâf devletlerinin baskısı ile tutuklanmak istendiğinden ailesiyle birlikte Almanya’ya gitti ve Berlin’e yerleşti. Burada maişetini temin için küçük bir dükkân açarak tütün ticaretiyle meşgul olmaya başladı.[35] Dükkânı, aynı sebeplerle Türkiye’den kaçarak Almanya’ya gelen Talat Paşa, Dr. Bahaeddin Bey, Dr. Nâzım Bey gibi İttihatçıların buluşma merkezi haline gelmişti.

Türkiye’de ise oluşturulan Divan-i Harp’te Trabzon Ermeni Tehciri dolaysıyla 26 Mart 1919 tarihinde gıyabında yargılanmaya başlandı. 27 Mart tarihli Vakit gazetesinin ikinci sayfasında, “Trabzon Tehcirinin Muhakemesi Başladı” başlığı altında verilen mahkeme zabtında “Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey hal-i firarda bulunduğu cihetle alel usul kendisine ita edilen on gün mühlet hitam bulduğu halde müracaat ve isbat-ı vücut etmediğinden müdde-i umuminin canibinden gıyaben talep edilen mahkemesi heyet-i hakimece bilkabul mahkemeye ibtidar olundu.” ifadesi yer alıyordu.

21 Mayıs 1919’da sonuçlanan mahkeme, Ermenilerin asılsız ve mesnetsiz iddialarına dayanarak, Cemal Azmi Bey’i suçlu bulmuş ve idama mahkûm etmişti. Divan-ı Harp, aynı gerekçelerle aralarında Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ile Bayburt Kaymakamı ve Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey de olmak üzere birçok kişiyi idam etmiştir. Genel kanaat, Nemrut Mustafa Divan-ı Harbi adı verilen bu mahkemenin kararlarının adilâne değil, Ermenileri ve onların hâmisi olan devletleri memnun etmeye matuf zalimâne kararlar olduğu yönündedir.[36]

Mahkemenin bu kararlarına muhatap olan, tehcir döneminin Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın konu hakkında söyledikleri son derece önemlidir. 15 Mart 1921 günü Berlin’de Ermeni kurşunlarıyla hayata veda eden eski Sadrazam Talat Paşa hatıralarında şöyle diyor:

“Bugün bu satırları tarihe tevdi ederken aradan iki seneyi aşkın zaman geçmiştir. Hergün artan ikazlar alıyorum. Ermenilerin beni ve çok yakın arkadaşlarımı öldüreceklerine dair... Olabilir. Bu cinayetler, neticeleri değiştirmez, bilâkis kanaatlerin kanaatlerin müseccel varlıklarına yeni bir mühür vurur.
Ermenilerin tehciri, bizlere yükletilen ittihamların siklet merkezini teşkil eder. Bu isnadın nasıl peşin maksada dayandığının ilk tecellisi, ileri sürülen rakamlar ve vak’alardır: Ermeni ölüsü mevcudundan çok gösterilecek kadar garabetlere döndürülmüştür. Bir ırktan mevcudun fazlası nasıl imha edilebilir? (.....)

Devlet tedbirlerine muhatab olan Ermeniler, Ordunun yollarını kesmek, köprüleri uçurmak, suları zehirlemeye kadar uzanan aklın almıyacağı sabotajlar yapmak, masum Türkleri insafsızca boğazlamak gibi tüyler ürpertici cinayet ve şenaat işlemiş olanlardır. Devletin hedefi, vatanı ve milleti bu tasallut ve zulümden kurtarmak olmuştur. Hangi meşrû devlet bu vazifesini yerine getirmez? Devletin mevcudiyet sebebi nedir? (....)

Bir memleketin harb içinde müdafaa kaderi, ordusunun emanetindedir. Bugün çok yanlış bir şekilde Tehcir denilen hâdise; Ermeni komitecilerinin ordunun gerisini emniyet edilemez hale getirmek kasıtlı faaliyetlerinin meşru müdafaa tedbiri olarak alınmıştır. O ölüm-kalım günlerinde, mahdud imkânlarımızla vatanı müdafaaya gayret ederken, başımıza böyle bir dert açmış olanların karşılaştıkları âkıbet, emin olunuz ki, bir başka memlekette olsa idi daha çok sert ve kat’i olurdu. Biz sadece müdafaa kaldık...
Bu korkunç suikasttan vatan sıyrılabilmişse bizler vazifemizi yapmışızdır demektir. Onlar gayelerine vasıl olsa idiler bizler bugün burada, böyle bir mevzunun ne izahçısı, ne muhatabı olabilirdik.”[37]

Berlin’de Şehadeti

Erivan’da toplanan Batı Ermenileri İkinci Kongresi’nde (6-13 Şubat 1919); Berlin’de ailesi ile birlikte mütevazı bir hayat süren Cemal Azmi Bey’in, Talât Paşa, Said Halim Paşa, Cemal Paşa ve Dr. Bahaeddin Şâkir Bey gibi kişilerle birlikte öldürülmesine karar verilmiş ve bu kararın uygulanması, ölüm listesinde yer verilen bu kişilerin bulundukları yerlerde vurulmaları için özel timler görevlendirilmişti.[38] Ermeni katillerden oluşan bu timlerin Berlin’deki ilk hedefleri eski Sadrazam Talât Paşa olmuştu. 15 Mart 1921 tarihinde vurulan Talât Paşa’nın katilleri Alman hükümetinin müsamahasına mazhar olmuşlar ve salıverilmişlerdi. Bu durum katilleri cesaretlendirmiş ve seri cinayetlerine Roma’da Said Halim Paşa, Tiflis’te Cemal Paşa ile devam etmişlerdi. Sırada ise Trabzon eski valisi Cemal Azmi ile İttihad ve Terakki yöneticiliği ve Teşkilât-ı Mahsusa Alay Kumandanlığı yapmış olan Dr. Bahaeddin Şâkir vardı.

Cemal Azmi ve Bahaeddin Şâkir, yalnız kaldığı için hayatından endişe ettikleri Talat Paşa’nın eşi Hayriye Hanımı vatana dönmeye iknaya çalışıyorlardı. 17 Nisan 1922 günü yanlarına Dr. Rusuhî Bey’i de alarak aileleriyle birlikte, ikna çabalarına devam etmek üzere Hayriye Hanım’ın evine gitmişlerdi. Ziyaretten sonra akşam saatlerinde hep birlikte dışarı çıkmışlardı. Uhland Strasse üzerinde yürüdükleri bir anda, kendilerini takip eden iki Ermeni plânlarını uygulamaya koymuşlar ve Cemal Azmi Bey ile Dr. Bahaeddin Şâkir’i ailelerinin gözleri önünde, Almanya’nın başkenti Berlin’in en işlek caddelerinden birinde vurarak şehit etmişlerdir. Alman polislerinin gözü önünde işlenen bu cinayetten sonra katiller olay yerinden rahat bir şekilde uzaklaşmışlar ve bilahare de ortaya çıkartılmamışlardır.[39]


Foto: Şehit Bahaeddin Şakir ve Trabzon eski Valisi Mehmed Cemal Azmi Bey’in cesetlerinin alınan fotoğrafı. Üzerindeki “Muhterem Paşa Hazretlerine, Sevgili Baha’mızın feci şehadeti hatırası Mayıs 1922” yazısından fotoğrafın Enver Paşa’ya gönderildiği anlaşılıyor. (Kaynak: Türk Tarih Kurumu Arşivi)


Şehadetleri kamuoyunda geniş yankı yapan Cemal Azmi Bey ve Dr. Bahaeddin Şâkir beyin naaşları Berlin’de yaşayan Türkler ve Müslümanlardan müteşekkil bir grup tarafından morgdan alınarak düzenlenen cenaze merasiminden sonra Berlin Türk Şehitliğinde toprağa verildiler. Yazmış olduğu “Türk Alman Dostluğunun Simgesi Berlin Türk Şehidliği” adlı kitabında Hamit İskender, Cemal Azmi ve Bahaeddin Şakir Beylerin cenaze merasimlerinin ve mezarlarının fotoğraflarına da yer vermektedir.[40]


Foto: İttihatçıların Berlin’de neşrettikleri Liva-el İslâm Mecmuasının 1 Haziran 1922tarih ve 9-10’ncu sayısında yer alan Cemal Azmi ve Bahaeddin Şakir Beylerin şehadetleri ile ilgili yazının ilk sayfası.
Cinayetler Türk Basınında

İstanbul gazeteleri, Ermeni komitacıları tarafından Cemal Azmi ve Dr. Bahaeddin Şâkir beylere düzenlenen suikastı, haber ajanslarının telgraflarına dayanarak okurlarına duyurmuşlardı. Ajanslardan gelen ilk telgraflarda suikasta uğrayanlardan birisinin öldüğü, diğerinin ise yaralı olduğu bildirilmekteydi. Daha sonra gelenlerde ise ikisinin de vefat ettiği belirtiliyordu. Olayı, o günün gazetelerinden İkdam, 20 Nisan 1922 tarihli sayısının birinci sayfasında;

Bahaeddin Şâkir Beyle Cemal Azmi Bey
Berlin’de Suikasda Maruz Kalmışlar ve Bunlardan Biri Maktul; Diğeri Mecruh Düşmüştür. Katiller Bu Def’a da Firar Edebilmişlerdir

başlığı ile haberleştirilmişti. Ajans telgraflarının mehaz gösterildiği bu haber aynen şöyle idi:

“Berlin 18 (T.H.R) - Berlin’in garb mahallesinde eşhas-ı mechule tarafından iki kişiye rovelverlerle taarruz vuku bulmuştur. Bunlardan biri maktul, diğeri ağır surette mecruh olmuştur. Her ne kadar maktul ve mecruhun hüviyeti resmen tebeyyün etmemiş ise de bunların Türk olduğu ve biri Talât Paşa’nın biraderi olduğu zan edilmektedir. Katiller firara muvaffak olmuşlardır.

Berlin 18 (T.H.R) - İki Türk’ün eşhas-ı mechule tarafından katli üzerine devam eden tahkikat neticesinde siyasi bir cinayet olduğu ve maktüllerden birinin sabık Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey ve diğerinin İttihad ve Terakki Cemiyeti sabık reisi Bahaeddin Şâkir Bey olduğu anlaşılmıştır.

(T.H.R) ajansının balâdaki iki telgraf nâmesi, Mütarekeyi müteakip bir gizli teşkilâtın başlayan silsile-i cinayetinden iki yeni halkayı bize haber veriyor. Geçen sene yine Berlin’de Talât Paşa’nın, kışın Roma’da Said Halim Paşa’nın, İstanbul’da Behbud Han Civanşir’in katl-i cinayetleri, hep aynı mel’un teşkilâtın asarı idiler ki bunların her birisinin faili ya bulunamamış, yahud beraat etmiştir.

Berlin’de yeni vurulanların ikisi de, diğer iki maktul derecesinde ‘İttihad ve Terakki’ zımmi nüfus (?) erkânı meyanında idi. Doktor Bahaeddin Şâkir Bey uzun müddet Avrupa’da Meşrutiyetin ilânına kadar kalmış, Meşrutiyeti müteakip İstanbul’a avdet etmiş ve bizdeki fırka hayatının en heyecanlı safhalarında en mühim amil olmuştur. Doktor Bahaeddin Şâkir Bey, İttihad ve Terakki Cemiyeti Merkez-i Umumiyesi’nde memleketin siyaset-i umumiyesini tedvir edenlerin başında bulunduğu için Harb-i Umumiye duhulumuzda, Harb-i Umumi içindeki bütün dahili işlerimizde alâkadar idi.

Cemal Azmi Bey, Makedonya’da bir çok mutasarrıflıklarda, valiliklerde bulunmuştu. En son Trabzon Valisi idi. Ermeniler Bahaeddin Şâkir Bey’i tehcirin mer’î addettikleri halde, Cemal Azmi Bey’i doğrudan doğruya tehciri idare etmekle itham ederler.

Balâdaki telgrafnameler bizi Berlin’de bu iki Türk’ün ikisinin birden mi katl edildiği, yoksa birinin maktul diğerinin mecruh düştüğü hakkında şüpheye düşürüyor. Birinci telgrafname bu babda vazıh ise de onda da isim zikr edilmemiş ve Talât Paşa’nın biraderinden bahsolunmuştur, ki bu yanlıştır. İkinci telgrafnameye nazaran her ikisi de katl edilmiştir. Fakat muhakkak olan bir cihet var ki, o da iki Türk vatandaşının canına kıyanlar bu defa da yakayı kurtarmışlardır.”[41]

Vakit gazetesi de aynı ajans telgraflarını “Bahaeddin Şâkir ve Cemal Beylere Suikast” başlığı altında haberleştirerek birinci sayfasından okuyucularına duyurmuştu. Cemal Azmi ve Bahaeddin Şâkir beylerin fotoğraflarıyla desteklenen haberde alt başlık olarak, İkdam Gazetesinde olduğu gibi telgraflardan birisi mehaz alındığından, “Dün Berlin’den Gelen Telgrafnâmelere Göre Bahaeddin Şâkir ve Cemal Azmi Beyler Meçhul Kişiler Tarafından Cerh ve Katl Edilmişlerdir” ifadesi yer alıyor. İttihat ve Terakki muhalifi olan gazete, haberinde olayla ilgili ajans telgraflarını verdikten sonra şu dikkat çekici yorumu yapmaktadır:

“Bundan evvelki suikastlara mütemmim olarak Berlin’de Ermeniler tarafından iki cinayet ika edilmiştir. Suikasta maruz kalanlardan biri vefat etmiş, diğeri ağır surette mecruh olmuştur. Biz bu iki zatın mesleğine muhalifiz. Günün birinde bî taraf ve âdil bir mahkeme huzurunda siyasî hareketlerinin hesabını vermek mecburiyetinde olanlar arasında bulunduklarına kailiz. Fakat bizce suikastçılar, böyle bir cina-i harekette bulunmakla kendilerini hesap vermeğe mecbur adamlar vaziyetinden efkâr-ı umumiye nazarında mazur ve mazlum adamlar vaziyetine nakil etmişlerdir. Ömrün mütebaki şu kadar senesine mukabil böyle bir netice elde etmek suikasta uğrayanlar için bir ceza değil bir nevi hizmettir. Bundan başka mazideki seyyiat adalet mikyasları ianesiyle tasfiyesini Şark-i Karib akvamı arasındaki ihtilâf sebeplerinin esaslı bir surette bertaraf edilmesini ve buralarının nihayet teskinini düşünmek lâzım gelen bir sırada cebir ve şiddet silâhlarına müracaat edilerek yeni kinler ve yeni ihtiraslar uyandırılması büyük bir eser-i cinnet ve gaflettir.”[42]

İstanbul gazeteleri olayın teferruatını daha sonraki günlerde öğrenerek, Cemal Azmi ve Bahaeddin Şâkir beylerin Ermeni komiteciler tarafından vurularak şehit edildiklerini birkaç gün üst üste duyurmuşlardır.[43]

Enver Paşa’ya Kara Haber


Enver Paşa’nın küçük kardeşi Kâmil Bey, Almanya’nın Grünwald şehrinden Afganistan’da bulunan ağabeyine yazdığı 18 Nisan 1922 (338) tarihli mektubunda cinayetleri şöyle bildiriyordu:

Sevgili Ağabeyciğim, bugün size bir kara haber vereceğim. Ermeniler Cemal Azmi Bey ile Bahaeddin Şâkir Bey’i de dün gece nısfı’l-leyli biraz geçerek şehit ettiler. Buradaki bütün Türklerin ve Türk dostlarının teessürleri son derecededir. Baha zevcesiyle 4 çocuk bıraktı ki, tamamen parasız ve kendilerini idareden âcizdirler. Cemal Azmi Bey’in ise ailesi hemen yardım ister. Yoksa er geç sefâlete mahkûmdurlar. Biz tabi elimizden geldiği kadar yardım edeceğiz. (....) Cenâb-ı Hak sizi ve diğer arkadaşlarınızı bu gibi taarruzdan muhafaza buyursun.”[44]

Millî Nevsal’de Cemal Azmi

Kanaat Kütüphanesi tarafından 1923 yılında yayınlanan Millî Nevsal adlı yıllık, Ermenilerce katli üzerine Cemal Azmi Bey’e sayfalarında yer ayırmıştır. Adı geçen yıllığın verdiği bilgiler aynen şöyledir:

“İttihat ve Terakki Cemiyeti ricalinden Trabzon Vâli-i esbakı Cemal Azmi Bey 18 Nisan’da Berlin’de Ermeniler tarafından katl ve itlâf edilmiştir. Mumaileyh, 1288 senesinde Mamuretülaziz Vilâyetinde doğmuştur. Mekteb-i Mülkiye’yi iyi bir derecede ikmal ettikten sonra vilâyet maiyet memurluklarında, kaimakamlıklarda bulunmuştur. Rumeli’nin muhtelif kazalarındaki hüsn-ü hidmeti dolaysıyla Meşrutiyeti müteakib mutasarrıf olmuştur. Bolu’da ve birkaç sancakta bulunduktan sonra Harb-i Umumi’den evvel Trabzon Valiliğine tayin edilmiştir.

Harbin devamı müddetince orduya muavenette bulunmak için teşkilât yapan Cemal Azmi Bey fahri rütbe-i askeriye ile taltif edilmiştir.

1334 senesi bidayetlerinde bir ihtilâf dolayısı ile memuriyetten çekilmiş, İstanbul tarikiyle Berlin’e gitmişti. Mütarekeden bir kaç ay evvel Berlin’de açmış olduğu tütüncü dükkânını işleten Cemal Bey, son zamana kadar tütüncülük ile uğraşmakta ve maaile Berlin’de ikamet etmekte idi.”[45]

Cemal Azmi Bey’in Ailesi

Cemal Azmi Bey, Berlin’de annesi Gülsüm Hanım, eşi Müzeyyen Hanım ve ikisi erkek biri kız olmak üzere üç çocuğu ile birlikte yaşıyordu.[46] TBMM, çıkarttığı 24 Nisan 1340/1924 tarih ve 515 sayılı kanunla Cemal Azmi Bey’in eşi Müzeyyen Hanım’a, “hitemât-ı vataniye” tertibinden her yıl 15 Lira ödenmesini kararlaştırmıştı. Ailesi ayrıca, 31 Mayıs 1926 tarihinde çıkartılan 882 sayılı “Ermeni suikast komiteleri tarafından şehit edilen veya bu uğurda suret-i muhtelite ile duçar-ı gadr olan ricalin ailelerine verilecek emlâk ve arazi hakkında” kanunun kapsamına dahil edilmiştir.[47]


Cemal Azmi Bey’in Rütbe ve Nişanları

Cemal Azmi Bey 1905 yılında “Mütemayiz” rütbesine yükseltilmiştir. 1914’te 2. dereceden “Mecîdî”, 1917’de 2. dereceden “Osmânî” nişanları; 1917 yılında ise “Altın Liyâkat” madalyası ile ve Dünya Harbi sırasında orduya yardımlarından dolayı da fahrî askeri rütbe ile de taltif edilmiştir.

Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey, 1868 yılında dünyaya geldi. Uzun yıllar vatanına ve milletine öğretmen ve mülkî amir olarak hizmet verdi. Özellikle Birinci Dünya Harbi süresince 4 yıla yakın yürüttüğü Trabzon Valiliği görevindeki başarılı çalışmaları ile milletinin en hicranlı olduğu işgal ve muhaceret günlerinde yaralarını sarmasını bildi. Cesaret ve dirayeti, vatanperverliği ve idarecilikteki liyakatiyle onların yaralı gönüllerinde taht kurdu. 54 yaşında ise, Ermeni teröristlerinin kurşunlarına hedef olarak gurbet elde şehit oldu. Şehadetinin 80’nci yıldönümünde kendisini minnetle ve şükranla anıyor, Hakk’tan rahmet niyaz ediyoruz.



(NOT: Yazı, Cemal Azmi Bey’in Şehadetinin 80’nci yıl dönümü vesilesiyle İçişleri Bakanlığı Türk İdare Dergisinin Haziran 2002 tarihli 435’nci sayısında(s.247-268) yayınlanmıştır. )

KAYNAKÇA


AHMAD, Feroz, İttihat ve Terakki (1908-1914), İstanbul 1971
Amiral Dönitz’in Hâtıraları, Çeviren: Mete CANITEZ, Hayat Tarih Mecmuası, 1 Temmuz 1966, yıl:2, Cilt: 1, Sayı: 6
Arif Cemil, I. Dünya Savaşı’nda Teşkilât-ı Mahsusa, İstanbul 1997
Armenians in Ottoman Documents (1915-1920), Ankara 1995
Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Aralık 1982, Sayı: 81, s. 33-34
BEYOĞLU, Süleyman, Birinci Dünya Savaşında Trabzon (1914-1919), Trabzon Tarihi Sempozyumu Bildirileri, Trabzon 1999, s. 479-488.
Binbaşı Süleyman Bey’in Manzum Anıları, Memleketim Trabzon Mahallem Tekfürçayır, Haz. Ömer TÜRKOĞLU, Ankara 1997
ÇANKAYA, Ali, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, Ankara 1968-1969, Cilt: III
Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilâl Hareketleri, Hazırlayan: Prof. Dr. Mehmet KANAR, İstanbul 2001
İkdam Gazetesi, 20 Nisan 1922
JAESCHKE, Gotthard, Türk İnkılâbı Tarihi Kronolojisi, Çev. Niyazi Recep AKSU, İstanbul 1939, Cilt: 1
KABACALI, Alpay, Türkiye’de Siyasal Cinayetler, İstanbul 1993
KELEŞYILMAZ, Vahdet, Kafkas Harekâtının Perde Arkası, OTAM Dergisi, Ankara 2000, sayı: 11, s. 277-304
KUTAY, Cemal, Şehit Sadrazâm Talat Paşa’nın Gurbet Hatıraları, İstanbul 1983, Cilt: 3
KUTAY, Cemal, Talat Paşa’nın Berlindeki Son Günleri, Tarih Konuşuyor- Aylık Tarihi Mecmua, Mart 1964, Cilt: 1, Sayı: 2, s. 133-136
LERMİOĞLU, Muzaffer, Akçaabat-Akçaabat Tarihi ve Birinci Genel Savaş - Hicret Hâtıraları, İstanbul 1949
GOLOĞLU, Mahut, Trabzon Tarihi – Fetihten Kurtuluşa Kadar, Trabzon 2000
Millî Nevsal, 1339 sene-i maliyesine mahsus, İkinci sene, Naşiri: Kanaat Kütüphanesi, İstanbul 1339/1923
ÖKE, Mim Kemal, Ermeni Sorunu, İstanbul 1996
ÖZEL, Sabahattin, Millî Mücadelede Trabzon, Ankara 1991
SÜSLÜ, Azmi, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayını, Ankara 1990.
ŞİRACIYAN, Arşavir, Bir Ermeni Teröristin İtirafları, İstanbul 1977
Talât Paşa’nın Anıları, Haz. Alpay Kabacalı, İstanbul 2000
TARAKÇIOĞLU, Mustafa Reşit, Trabzon’un Yakın Tarihi, Trabzon 1986
TEPEYRAN, Ebubekir Hâzım, Zalimane Bir İdam Hükmü, Yayına Haz.: Faruk Ilıkan, İstanbul 1997
UZER, Tahsin, Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1999
Vakit Gazetesi, 27 Mart 1919, 20 Nisan 1922, 21 Nisan 1922, 27 Nisan 1922, 28 Nisan 1922
YAMAUCHİ, Masayuki, Hoşnut Olamamış Adam-Enver Paşa Türkiye’den Türkistan’a, İstanbul 1995
ZÜRCHER, Erik Jan, Millî Mücadelede İttihatçılık, İstanbul, 1987.


[1] İlgili dönemle alâkalı, yerli yabancı, hemen hemen bütün eserlerde bu karışıklığa rastlanmaktadır. Bunlardan birkaç örnek vermek, konunun açıklığa kavuşması, hataların tekrarlanmaması açısından faydalı olacaktır. Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki adlı kitabında ‘Mehmed Cemal Azmi’ başlığı ile verdiği biyografide polis müdürü olan Azmi Bey’i anlatıyor. Ancak, sonunda “Berlin’de Ermeniler tarafından öldürülmüştür” diyerek 1922 tarihini veriyor. (Bkz. Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki (1908-1914), İstanbul 1971, s. 244-245) Japon yazar Masayuki Yamauchi, Hoşnut Olamamış Adam-Enver Paşa kitabında ‘Mehmed Cemal Azmi’ başlığı ile iki Azmi’yi harmanlayarak veriyor ve Erik Jan Zürcher’in Millî Mücadelede İttihatçılık kitabında Azmi Bey’i 1926 yılında tutuklanan ünlü İttihatçılar arasında göstermesini ise yanlışlık olarak ifade ediyor. (Bkz. Masayuki Yamauchi, Hoşnut Olamamış Adam-Enver Paşa Türkiye’den Türkistan’a, İstanbul 1995, s. 331) Dr. Sabahattin Özel ise Millî Mücadelede Trabzon adlı eserinde Cemal Azmi Bey için “Ermeni komiteciler tarafından 17 Nisan 1922’de Berlin’de yaralanmış, 10 Aralık 1928’de Kütahya’da ölmüştür.” diyor. (Bkz. Sabahattin Özel, Millî Mücadelede Trabzon, Ankara 1991, s. 6) Bu iddiasını da Türk İnkılâbı Tarihi Kronolojisi adlı kitaba dayandırıyor. Gerçekten de bu kitabın 40’ncı sayfasında 21 Mayıs 1919 günü olayları aktarılırken “Trabzon Divan-ı Harbi Vali Cemal Azmi’yi tehcir cürmünden dolayı ölüme mahkûm ediyor (Gıyaben),” diyor ve parantez içinde ekliyor: “(17.4.22 de Berlin’de yaralanmış, 10.12.28’de Kütahya’da ölmüştür)” (Bkz. Gotthard Jaeschke, Türk İnkılâbı Tarihi Kronolojisi, Çev. Niyazi Recep Aksu, İstanbul 1939, Cilt: 1, s. 40) Karışıklığı yapanlar arasına Cemal Kutay da katılarak Cemal Azmi Bey ve Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in cenazelerine ait fotoğrafın altında “Sağ baştaki İttihad ve Terakki devrinin valilerinden emniyet umum müdürü Cemal Azmi...” ifadesine yer veriyor. (Bkz. Cemal Kutay, Şehit Sadrazâm Talat Paşa’nın Gurbet Hatıraları, İstanbul 1983, Cilt: 3, s. 1225.)
[2] Mücellidoğlu Ali Çankaya, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, Ankara 1968-1969, Cilt: III, s. 479. Cemal Azmi hakkında bilgi veren kaynaklardan Millî Nevsal, onun Mamuretülaziz’de (bugünkü Elâzığ ili) doğduğunu bildirmektedir. (Bkz. Millî Nevsal, 1339 sene-i maliyesine mahsus, İkinci sene, Naşiri: Kanaat Kütüphanesi, İstanbul 1339/1923, s. 314) Bunun, Arapkir’in o yıllarda uzunca bir süre adı geçen vilâyete bağlı kalmasından kaynaklandığı anlaşılıyor. Arapkir önceleri Diyarbakır Vilâyetine bağlı iken, mülki taksimatta 1847’de yapılan değişiklikle Mamuretülaziz Sancağı’na, 1878 yılında ise, bu sancağın vilâyet olmasıyla Mamuretülaziz Vilâyetine, bilahare de Malatya Vilâyeti’ne bağlanmıştır.
[3] Ali Çankaya, a.g.e., s. 480.
[4] Ali Çankaya, a.g.e., s. 480.
[5] Tahsin Uzer, Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1999, s. 128-129.
[6] Tahsin Uzer, a.g.e., s.129
[7] Ali Çankaya, a.g.e., s. 480.
[8] Arif Cemil, I. Dünya Savaşı’nda Teşkilât-ı Mahsusa, İstanbul 1997, s.20. Ali Çankaya, Cemal Azmi Bey’in Trabzon Valiliğine atandığı tarihi 9 Ağustos 1915 olarak vermektedir. (Ali Çankaya, a.g.e., s. 480) Ancak, olaylar ve belgeler Cemal Azmi Bey’in Dünya Harbinin başından itibaren (Ağustos 1914) Trabzon Valiliği görevini yürüttüğünü göstermektedir. Çankaya’nın verdiği tarihte, tarih çevirme veya tashihten kaynaklanan bir hata olduğu anlaşılıyor. Trabzonlu tarihçi Mahmut Goloğlu, Cemal Azmi Bey’in Trabzon Valiliğine atama tarihini daha öne alarak 1913 olarak gösterir ki, doğru değildir. (Bkz. Mahut Goloğlu, Trabzon Tarihi – Fetihten Kurtuluşa Kadar, Trabzon 2000, s. 166) Tahsin Uzer, bu tayinin yapılmasında etkisinin olduğunu söylemektedir. (Bkz. Tahsin Uzer, a.g.e., s.129)
[9] Arif Cemil, a.g.e., s. 26.
[10] Arif Cemil, a.g.e., s. 84
[11] Trabzon’un bugünkü Akçaabat İlçesi.
[12] Binbaşı Süleyman Bey’in Manzum Anıları, Memleketim Trabzon Mahallem Tekfürçayır, Haz. Ömer Türkoğlu, Ankara 1997, s. 130-131.
[13] Cemal Azmi Bey’in Teşkilât-ı Mahsusa ile ilgili faaliyetleri hakkında geniş ve mevsuk bilgi için bkz. Dr. Vahdet Keleşyılmaz, Kafkas Harekâtının Perde Arkası, OTAM Dergisi, Ankara 2000, sayı: 11, s. 277-304. Hatırat nevinden bilgi için Arif Cemil Bey’in a.g.e. ile Binbaşı Süleyman Bey’in a.g.e.’ne bakılabilir.
[14] Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Aralık 1982, Sayı: 81, s. 33-34
[15] Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilâl Hareketleri, Hazırlayan: Prof. Dr. Mehmet Kanar, İstanbul 2001, s. 260.
[16] a.g.e., s. 366.
[17] Geniş bilgi için bkz. Doç. Dr. Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayını, Ankara 1990.
[18] Ermeni tehcirinde Trabzon Vâliliği ile Dahiliye Vekâleti arasındaki yazışmalar için bkz. Armenians in Ottoman Documents (1915-1920), Ankara 1995, s. 60, 62, 72, 77 vd.
[19] Tuncay Öğün, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesinin İaşesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, s. 240.
[20] Bazı kaynaklarda bu hattın Rus işgali sırsında Ruslar tarafından yapıldığı belirtiliyor ki doğru değildir. (Örnek olarak bkz.: Cumhur Odabaşoğlu, Trabzon 1869-1933 Yılları Yaşantısı, Ankara ty, s. 89. Aynı yazar, Trabzon - İran Transit Nakliyesi, Çağını Yakalayan Osmanlı, İstanbul 1995, s. 453)
[21] Tuncay Öğün, a.g.e, s. 240.
[22] Doç.Dr. Süleyman Beyoğlu, Birinci Dünya Savaşında Trabzon (1914-1919), Trabzon Tarihi Sempozyumu Bildirileri, Trabzon 1999, s. 479-480.
[23] Mustafa Reşit Tarakçıoğlu, Trabzon’un Yakın Tarihi, Trabzon 1986, s. 12.
[24] Amiral Dönitz’in Hâtıraları, Çeviren: Mete Canıtez, Hayat Tarih Mecmuası, 1 Temmuz 1966, yıl:2, Cilt: 1, Sayı: 6, s. 86.
[25] Mahmut Goloğlu, a.g.e., s. 171.
[26] Doç.Dr. Süleyman Beyoğlu, a.g.t., s. 484.
[27] Doç.Dr. Süleyman Beyoğlu, a.g.t., s. 484.
[28] Doç.Dr. Süleyman Beyoğlu, a.g.t., s. 480.
[29] Muzaffer Lermioğlu, Akçaabat-Akçaabat Tarihi ve Birinci Genel Savaş - Hicret Hâtıraları, İstanbul 1949, s. 207.
[30] Muzaffer Lermioğlu, a.g.e., s. 224-225.
[31] Mustafa Reşit Tarakçıoğlu, a.g.e., s. 9.
[32] Muzaffer Lermioğlu, a.g.e., s. 236-237.
[33] Muzaffer Lermioğlu, a.g.e., s. 238.
[34] Muzaffer Lermioğlu, a.g.e., s. 246.
[35] Tâlat Paşa hatıralarında, Cemal Azmi Bey’in tütüncü dükkânına arkadaşı Dr. Bahaeddin Şâkir’in de ortak olduğunu kaydediyor. Kendisini İsviçre’ye götürmek isteyen Dr. Nazım’ın teklifini kabul etmediğini belirterek konuyla ilgili şu ayrıntıyı veriyor: “Huyumu iyi bilen Dr. Nazım daha çok ısrar etmedi. Ertesi günü onu tekrar İsviçre’ye uğurladık. Doyçe Bank’daki son yüz markından ellisini, Cemal Azmi ile beraber açtıkları tütüncü dükkânının kirası olarak Dr. Bahaeddin Şâkir’e bıraktığını daha sonra yeğeni Hamid’den öğrendim.” (Bkz. Cemal Kutay, a.g.e., Cilt: 3, s. 1137) “Dr. Bahaeddin Şâkir’le Cemal Azmi’nin müştereken işlettikleri ve ekmek parasını dahi çıkaramadıkları bir kulübe büyüklüğündeki tütüncü dükkânına uğradım...” (Bkz. Cemal Kutay, a.g.e., Cilt: 3, s. 1139)
[36] Bu Mahkemenin kuruluş ve kararlarını eleştiren yayınlara örnek olarak, Ebubekir Hâzım Tepeyran’ın Zalimane Bir İdam Hükmü adlı eseri örnek verilebilir. (Bkz. Ebubekir Hâzım Tepeyran, Zalimane Bir İdam Hükmü, Yayına Haz.: Faruk Ilıkan, İstanbul 1997)
[37] Cemal Kutay, a.g.e., s. 1208-1210. Talat Paşa’nın tehcir olayları ve Divan-ı Harb-i Örfi (sıkıyönetim mahkemesi) ile ilgili değerlendirmeleri için T. İş Bankası yayınları arasında çıkan Talât Paşa’nın Anıları adlı esere de bakılabilir. (Talât Paşa’nın Anıları, Haz. Alpay Kabacalı, İstanbul 2000, s. 49-140)
[38] Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Ermeni Sorunu, İstanbul 1996, s. 334.
[39] Cemal Kutay, Tarih Konuşuyor Mecmuası’nda olay ile ilgili bazı ayrıntılar veriyor. Ancak olay tarihi olarak 17 Haziran 1921’i gösteriyor ki bu tamamen yanlıştır. (Bkz. Cemal Kutay, Talat Paşa’nın Berlindeki Son Günleri, Tarih Konuşuyor, Mart 1964, Cilt: 1, Sayı: 2, s. 136). Cemal Kutay’ın vermiş olduğu bilgileri mehaz göstermeden kitabında aynen kullanan Alpay Kabacalı da aynı yanlışa düşmüştür. (Bkz. Alpay Kabacalı, Türkiye’de Siyasal Cinayetler, İstanbul 1993, s. 231). Cinayet ile ilgili geniş bilgi için, katillerden Arşavir Şiraciyan’ın anılarına da bakılabilir. (Bkz. Arşavir Şiracıyan, Bir Ermeni Teröristin İtirafları, İstanbul 1977) Ayrıca, Cemal Kutay’ın Şehit Sadrazam Talat Paşa’nın Anıları adlı eserinde yer alan cenazelere ait fotoğraf önemli bir belgedir. Ancak “Ve, ölüler, bir süre kimsesizler kabri’nde alıkonulmuş, ancak Cumhuriyetten sonra vatan topraklarına kavuşabilmişlerdir.” ifadesi yanlıştır. (Bkz. Cemal Kutay, a.g.e, s. 1226-1227) Sadece Talat Paşa’nın mezarının nakledildiği, diğer iki mezarın Berlin’de bulunduğu bilinmektedir.
[40] Bkz. Hamit İskender, Türk Alman Dostluğunun Simgesi Berlin Türk Şehidliği Dünü-Bugünü, İstanbul 1989, s. 196-304.
[41] İkdam Gazetesi, 20 Nisan 1922, s.1
[42] Vakit Gazetesi, 20 Nisan 1922, s. 1. Haberde B. Şâkir ve Cemal Azmi’nin hayat hikâyeleri de yer alıyor.
[43] Olayla ilgili Vakit Gazetesinde yer alan haber başlıkları şöyle: “Berlin Suikast” (21.04.1922), “Berlin Cinayeti Hakkında Malûmat” (27.04.1922), “Berlin Suikastı” (28.04.1922)
[44] Masayuki Yamauchi, a.g.e., s. 272.
[45] Millî Nevsal, 1339 sene-i maliyesine mahsus, İkinci sene, Naşiri: Kanaat Kütüphanesi, İstanbul 1339/1923, s. 314.
[46] Arşavir Şiracıyan, Cemal Azmi Bey’in oğullarının adlarını Ekmel ve Kemal olarak veriyor. (Bkz Arşavir Şiracıyan, a.g.e., s.275)
[47] Cemal Azmi Bey’in Dr. Bahaddin Şakir Bey ile birlikte 17 Nisan 1922 tarihinde Ermeni komitacıları tarafından Berlin’de vuruldukları ve olay yerinde şehit oldukları, cenazelerinin de Berlin Türk Şehitliğinde yan yana defnedildiği kesin bir hakikat olmasına rağmen, bazı yayınların onu 1926’da İstiklal Mahkemelerinde yargılattığını, bilahare Kütahya’da vefat ettirdiğini belirtmiştim. Bu yayınların günümüzde de devam ettiğini üzülerek görüyoruz. Bu yanlışa son örnek ise Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü uzmanları tarafından hazırlanan ve Trabzon Belediyesi Kültür Yayınları arasında 2 cilt halinde neşredilen “Arşiv Belgelerine Göre Trabzon’da Ermeni Faaliyetleri” adlı çok değerli bir eser. Kitapta, şehadetine dair sağlam kaynaklar da verilmesine rağmen hayret edilecek şekilde daha önce neşredilen hatalı bilgilere şu ifadelerle yer veriliyor:
“Cemal Azmi Bey, Ermeni komitecileri tarafından 17 Nisan 1922’de Berlin’de vurulmuş, zamanın basını da dahil olmak üzere bir çok yayında öldüğü belirtilmiş olmasına rağmen, bu saldırıdan yaralı olarak kurtulmuş, 10 Aralık 1928’de Kütahya’da ölmüştür. Kendisi, Ermeni komitecileri tarafından şehit edilen veya bu uğurda düçar-ı gadr olan rical ailelerine verilecek emlak ve arazi hakkında çıkarılan 31 Mayıs 1926 tarih ve 882 numaralı kanun kapsamına alınmıştır. Bkz. Sabahattin Özel, Milli Mücadele’de Trabzon, s. 6, dn.36; Cemal Azmi Bey’in Berlin’de vurulmasıyla ilgili şu gazete nüshalarına bakılabilir: “Bahaddin Şakir ve Cemal Azmi beylere suikastler”, Vakit, No: 1566, 20 Nisan 1922; “Berlin Suikastı”, Vakit, No: 1567, 21 Nisan 1922.”
(Bkz: Süleyman Bilgin, Ali Mesut Birinci, Sezgin Demircioğlu, Dr. Recep Karacakaya, Arşiv Belgelerine Göre Trabzon’da Ermeni Faaliyetleri, Trabzon Belediyesi Kültür Yayınları, Trabzon 2007, Cilt I, s. 55)